06 Eylül 2010

Ağrıspor

Ben hiç spor yapmıyım ama tamam mı?
Sırtım ağrısın hep. Belim, omzum, kolum, bacağım ağrısın. Ama hala hiç spor yapmıyım.
Aferim bana.
ayrıca hep böle tembel olayım.
bloğa ayda toplam 5 cümle yazayım.
çok şahane.
süpersonik.

05 Eylül 2010

06 Ağustos 2010

İnterneti ne kadar doğru kullanıyorsunuz?

"Soru: Facebook arkadaş listenizde yeni doğmuş bebek var mı?
Değerlendirme: Cevabınız "evet" ise, siz interneti çok yanlış kullanıyorsunuz. Her yıl başkalarına lazım olan Kıbrıs adası büyüklüğünde bir interneti israf ediyorsunuz."

Erman Çağlar en sevdiğim şey.

18 Temmuz 2010

Pazar: Bir buhran masalı

18 Temmuz tarihli Pazar günü böyle mi geçmeliydi?

Akşamdan kalma uyanma. Yatakta sağa sola dönüp biraz hımmm'lama. Gidip salondaki koltuğa yatma. İki saniye sonra söverek, direkt güneş ışığına maruz kalmış salondan ayrılma. Tekrar yatağa dönüp biraz daha uyuma. Tekrar uyanma. Çağla'nın menemeninin bir kısmını yeme. Kola içme. Hımm bugün biraz kitap okuyayım, biraz da bişiler izleyeyim diye düşünme. Bilgisayarı açma. Mail kontrol. Twitter. Facebook. Ekşi. Çeşitli bloglar. Gazeteler. Twitter. Facebook. Ekşi. Twitter. Facebook. Ekşi. Twitter. Facebook. Ekşi. Twitter. Facebook. Ekşi. Twitter. Facebook. Ekşi. Twitter. Facebook. Ekşi. Twitter. Facebook. Ekşi. Baş dönmesi şikayetiyle bilgisayarın başından kalkma. Ders çalışan Çağla'ya sözlü taciz. Cips yeme. Çerezzos süt mısırı cipsini beğenip beğenmeme konusundaki inanılmaz kararsızlık. Beğenme. Beğenmeme. Tekrar beğenme. Fıstıklı olaydı diye hayıflanma. Kola içme. Dia kakaolu fındıklı damla çikolatalı bisküvi yeme. Ya keşke televizyonda Tom ve Jerry olsaydı diye düşünme. Kendi kendine of hadi git biraz kitap oku deme. Gidip biraz Kinyas biraz Kayra okuma. Ya blog yazmak lazım diye düşünme. Of hiç uğraşamam diye düşünme. Kola içme. Günlerdir komidinde duran zinciri karışmış kolyeyi çözmeye çalışma. Çözememe. Tekrar aynı yere bırakma. Telefonda annaneyle konuşma. Camdan dışarıyı izleme. Acaba eyfel kulesinin şimdiye kadar kaç milyar kare fotoğrafı çekilmiştir diye düşünme. Acaba dünyada en çok fotoğraflanan şey nedir diye düşünme. Şimdi bu nerden aklıma geldi amk diye düşünme. Biz artık hiç fotoğraf çekmiyoruz diye üzülme. Tekrar internetin derin dehlizlerine inme. Çıkma. Tekrar kitap okuma. Pestolu makarna yeme. Bir tabak daha yeme. Kola bittiği için kola içememe. Yatağa uzanıp acaba okuma yazma bilmeseydim hayat nasıl olurdu diye uzun uzun, detaylı bir şekilde düşünme.

Şimdilik saat 19.30 ve bu noktadayım. İlerleyen saatler için çok daha eğlenceli planlarım var. Gerçekleştirmeye çalışacağım. Ama bu işler belli olmuyor. Bakalım. Hayırlısı.

22 Haziran 2010

Yükleniyor

Hani böle internettesin, her şey güzel gidiyo, ordan oraya ceylan gibi sekiyosun, sonra bi anda bi sekme açıyosun da o sekmede açmak istediğin şey hemen açılmıyo ya, hani yükleniyor diyo, yuvarlaklar dönüyo. Yükleniyor diyo ama sen biliyosun ki yüklenmiyo o, oyalıyo seni, yüklenmicek hissediyosun, zaten yüklencek olsa şimdiye çoktan yüklenirdi, yüklenmiyo işte. Birazdan da ay tüh yükleyemedik dicek, pis. İşte ona ben çok sinir oluyorum. Böle içimden bi canavar çıkçak gibi oluyo.

25 Mayıs 2010

Löst














Kayıp olmuş gidiyorsun,
bize veda ediyorsun.
Sakın ağlama diyorsun,
ağlamamak elde değil.

Hoççakal Lost.
See you in another life.

22 Mayıs 2010

Elif E.

Bu ara cidden 'çıldırık' durumdayım. Birtakım problemlerden ötürü Serhat'ın beynini yiyorum her konuşmamızda. Konuşmadığımız ve benim uyanık olduğum zaman dilimindeyse kendi beynimi şeediyorum. Bu durum bir minör depresyona sebep oldu sanırım bende, bu da beni iyice üşengeç bir insan yaptı. Kolumu bile kaldırasım gelmiyo valla, o derece. Üşengeçlikten naapçaamı şaşırdım. Tabi bu durumdan nasibini alan blog da iyice 'Biricik Consi'nin Aylığı' halini aldı. İşin kötüsü şeyimde değil! Varsın alsın diyip geçiyorum. Ama artık bişiyler karalamak lazım:

Geçen hafta canlı kanlı John Malkovich izledik sahnede. 'Şeytani Komedya'yla şenlendirdi şehrimizi kendisi. Oyun gereğinden fazla uzun aryalar dışında iyiydi, Malkoç sahnede inanılmaz rahattı. Tabii ki. Yalnız oyundan önceki basın toplantısında, sorulara verdiği cevaplardan anladığım kadarıyla kendisi biraz tuhaf sanıyorum. Neyse nasıl isterse öyle olabilir, beni ırgalamaz aga! Adam tee dünyanın bi ucunda yaşıyo beni hiç ırgalamaz ama yan dairede yaşayan kızların hayatı ırgalıyo mesela beni. Hele de dün sabah yani öle bi ırgaladı ki, sinirimden ağladım uykumda! Yatağımın dayalı olduğu duvarı paylaştığım yan daire kızı büyük ihtimalle telefonunu evde unutmuş. (çünkü başka türlü 1 saat boyunca çalan telefonu duymamak için ölü filan olmak gerek) Onun o lanet olası polifonik telefonu sabah 7'den 8'e kadar hiç durmadan çaldı. Hiç abartmıyorum, zaten öle abartmak gibi huylarım hiç yoktur, yani çoğu zaman yoktur, yani çok az var bazen, hiç susmadı ya telefon! Bi de Nokia Tune çalıyo yani. Bişey olsa bari. Yani benim de mesela alarmım 3-5 kere çalıyo sabahları ama benim ki şahane Friends müziği. I'll be there for you filan diye şen şakrak başlıyoruz güne biz o melodiyle. Ama bu karınınki Nokia tune lan! Dırınını dırınını dırınını nııııı filan yani. Sinirimden naapıcamı şaşırdım. Kafama yastığı çekiyorum olmuyo, elimle kulağımı tıkıyorum olmuyo, yok yani, napsam olmuyo, duyuyorum. Kalkıp salondaki koltuğa yatiym diye içimden geçiriyorum ama arayan da heralde artık telefonun açılmicaanı anlıcaktır bikaç saniye içinde diye de bi ümit var içimde. Ama yok, anlamadı mal! Artık saat 8'e gelirken, ben sinirden kudurmuş bir halde, "hangi gerzek orospu çocuğu bu yaaaaaa!" diye bağırarak (uyurken çok sinirli oluyorum) ağlamaya başladım, sonra da zaten saat 8.15 oldu, yataktan kalkma vaktim geldi. Tabi o şekilde başladığım günden bi hayır gelmedi..

Bu arada yerel gündemden ülke çapındaki gündeme geçmek gerekirse, ülkede bir Kılıçdaroğlu rüzgarı esiyor, sormayın gitsin. Ben de dahil herkeste bir heyecan. Destekleyenlerle desteklemeyenlerin heyecanı farklı tabii ama sonuçta CHP'de ve ülkede yıllar sonra kocaman bir değişiklik oluyor. Bu sabah kurultaydan canlı yayın eşliğinde yaptık kahvaltımızı, Kılıçdaroğlu'nu dinledik kürsüde. Daha önce belediye başkanı adayıyken Baykal adamın konuşmasına pek izin vermediğinden nasıl konuştuğundan pek haberimiz yoktu, ama baya baya kaplanmış herif meğer. Konuştu yani bildiğiniz. Liderlik vasfı yok, o yok, bu yok diyenlere kapak olacak sanki bu gidişat. Hadi bakalım.. Canlı yayın demişken, Ntv'den takip ettiğimiz canlı yayında Oğuz Haksever öyle bir sıçtı ki! Mikrofonun açık olduğunu fark etmeyip, "Abi bu herif daha bi kurultayı yönetemiyor, memleketi nasıl yönetecek" dedi. Biz masada kocaman gözlerle birbirimize bakıp, bir hassiktir çektikten sonra ekşiye abandık tabii. Olaydan bihaberler için şöyle bir link vereyim de bi hayrım dokunsun. Şöyle buyrun.

Ha bi de şöle bi olay var. Ahahahay, çok gülüyorum her aklıma geldiğinde. Geçen hafta Erkan Abi Radikal İki için bir Nejat İşler söyleşisi yaptı, kasedin deşifresini de ben yaptım. Çözerken herifin ettiği bütün küfürleri aynen yazdım sonra da altına bi not düştüm, "Küfür de pek yakışmış ağzına, yerim yerim.." diye. Erkan abi de sağolsun o notu sayfaya da basmış. Üstelik de şöyle bişeydi yanılmıyosam; "Deşifreyi üstlenen Nejat İşler hayranı arkadaşımız Elif Ekinci'nin notu: Küfür de pek yakışırmış ağzına :)" Sayfa taslağında bunu gördüğümde suratımı düşünebiliyo musunuz sevgili izlekler. Yani az kalsın yarın Radikal İki'de bu cümleyi aynen okuycaktınız! Neyseki kimseye çaktırmadan, tashih aşamasında, 'nejat işler hayranı' kısmını ve soyadımı attım da biraz da olsa gizem yaratmayı başardım. Bu da böyle bir anımdı işte.

Ya son olarak şunu sölemek istiyorum. İçimde tutamıcam daha fazla. Bugünlerde Google Pac-man'in 30. yılı için bi logo tasarladı ya hani. Google logosunun etrafında Pac-man oynuyoruz filan. Hah işte onun sadece kendisi oynuyo sanan bi arkadaşım var benim facebook'ta yaaa. Bu insanın hayatında ekşi, twitter filan hiç bişe yok heralde lan. Bi de status'üne "benden başka oynayan var mı?" filan yazmış. He yok amınakoyim bi sen zekisin, bi sen biliyon. Yarappim o nası izole bi hayat ya.. Tasavvur bile edemedim, o derece internetin köpeğiyim. Neyse hadi ben daha fazla sosyal ağlardan eksik kalmıyım, yazımı burada bitiriyorum.

Sevgiler,
Elif E.
Hahahha

01 Mayıs 2010

1 Mayıs 2010

1 Mayıs gözlerimlerimden bu sene de sizleri mahrum etmiyorum, hadi yine iyisiniz...

*Halkların kardeşliğinin vurgulandığı bir günde istiklal marşı çalan zihniyeti kınayarak başlamak isterim söze. O neydi öyle allaşkına, şaka mısınız siz?

*200 bin kişinin katıldığı iddia ediliyor, doğrudur da, kalabalıktı hakkaten ama bu kadar mı coşkudan yoksun olunur be! -Kendi kendilerine çalıp oynayan Birleşik Metal İş Sendikası'nı tenzih ederim- Onlar şahaneydi. 1 Mayıs'ın gerektirdiği her şeyi yaptılar hakkaten(halay olsun,coşkulu sevinç gösterileri olsun), hörmetler kendilerine...

*1 Mayıs marşını çalmaya başlayıp 20. saniyede sesini kısan, ondan sonra da habire kayıp kimlik, kayıp çocuk duyurusu yapan arkadaşlar, coşkusuzluğun müsebbibi biraz da sizsiniz! Gıcık Dj'ler gibi sesi bi açıp, sonra en güzel yerinde kısıp konuşmaya başladınız bütün enerjiyi emdiniz, nalet olsun size be!

*Timur Selçuk, canlı performansına 10 üzerinden gerçekten düşük veriyorum. Komik bir yargı olduğunun farkındayım ama öyle, üzgünüm.

*Zonguldaklı maden işçilerinin arasındaki, baretine -tahminimce- sevdiceğinin ismini kazıyan vardı. Ağlattın kardeş :(

*Süleyman Çelebi (kısık sesi ve kırmızı kazağı bu yıl da kendisini yalnız bırakmamıştı) geçen yılki gibi bizi karşılamadı, kendisine biraz gücendik açıkçası.

*Son olarak; kürsüdeki ince sesli kadın! Lütfen sen bidahaki yıl filan hiç konuşma tamam mı, nolur.

28 Nisan 2010

Taym


Merhaba sevgili okur,
Artık ipin ucunu iyice kaçırdım, yazma sıklığım ayda bire kadar düştü ama bu ara çok acayip bir zamansızlık sorunu yaşıyorum. Bazı günler, bir günün 24 saatten kesinlikle fazla olması lazım geldiğini düşünerek bazı günlerse bunu bile düşünemeden geçiyor. To do list'im de üstü çizilmesi gereken şeyler bitmiyor, bitemiyor. O eski boşluktan eser yok şimdi. Çıldırmanın eşiğindeyim. Geçen hafta Fenerbahçe-Beşiktaş maçı sonrası bi yazı çakacaktım ama gene bişey çıktı olmadı, olamadı. Aklımda bir de zaytung yazısı var aslında. Ama bunlardan önce yazılması gereken pek çok şey var. Belki ilerleyen günlerde. Hadi sağlıcakla.

23 Mart 2010

23

Baştan sölüyorum, "23 yaşımdayım of çok yaşlandım" filan muhabbeti yapmicam. 30'dan önce de yapmayı düşünmüyorum. Biliyosunuz hiç bir zaman klişeye düşen biri olmak istemedim. O yüzden direkt 'geceden notlar' kısmına giriyorum.

Doğum günümü saat henüz 00.00'da ilk kutlayan seslisozluk.com oldu. Bakınız şu şekilde bir maille;
Sevgili Dear elif ekinci,
Dogum gunun kutlu olsun. We wish you a happy birthday.
Gönderen kısmında seslisozluk yazmasaydı da ben bu mesajın ona ait olduğunu anlardım büyük ihtimalle. Kendisine buradan teşekkürler thank you gracias danke schon ve dank u diyorum...

Daha sonra gün içinde beni arayıp doğumumu kutlayan arkadaşlarımın "ee akşam naapıyoruz?" şeklinde herhangi bir sürprizden gerçekten çok uzak cümleleri yüzünden biraz doğum günü olayından soğusam da hemen kendime gelip hepsine bir güzel çemkirmeyi ve zorla da olsa bir doğumgünü organizasyonu yaptırtmayı bildim. Ev-dostlar-doğumgünüpastası-bira dörtgeni içinde eğlenceli dakikalar yaşandı. Buradan herkese özellikle de 'Özsüt'ün Aynası' adlı ödüllü pastama minnetlerimi iletiyorum. Siz de iyki varsınız. Özellikle de sen, Özsüt'ün Aynası!

Mor ve Ötesi - 23

02 Mart 2010

hepisiburda.com

Sütyen kaldırıcının ne olduğuna dair bir fikrim yok ama Bihter kolyesiylen beraber edinirsem çok fiyakalı olabilir diye düşünüyorum.

17 Şubat 2010

Kuaförler ve kadın egosu

Geçen gün bir haber aldım ve resmen yıkıldım! Kaşçım, yani kaşımı alan insan, ki ben Demet diyorum kendisine kaşçı felan demiyorum aslında, çünkü adı Demet, neyse; kuaförle yollarını ayırmış! Menejerine de "bana klüp bul!" dediği öğrenilmiş. Hehe, yok lan yok, öle ayrılmış gitmiş işte..
"Eee?" dediğinizi duyar gibiyim ama demeyin bak! Bir kadının hayatında kaşçı çok bacayip bi öneme sahip bence. Bu arada az önce acayip yerine bacayip yazdım ama bilerek silmedim, tınısı çok hoşuma gitti kelimenin. Tını. Uuu.
Çünkü kaş, kadının surat ifadesini değiştirebiliyo gayet bence. Yani çok şapşal bi ifadeye sahip bi kadın güzel bi kaş modeliyle en azından normal bi ifadeye sahip olabiliyo. Bunun dışında, kaş bizim ev ahalisi olarak çok problemli olduğumuz bir konu. Özellikle bir Çağla'mız var ki kendisine kaşlarını almaya başladığından beri -yaklaşık bi 10 yıldır- hiç bir kaşçıyı ve kaş modelini beğendiremedik henüz. Ben de ondan geri kalmıyorum gerçi, her kaş alımı sonrası, "ay şurdan fazla girdi", "vay burayı niye bu kadar kesti" şeklinde serzenişlerimi hiç eksik etmiyorum. Ama olay her seferinde kaşlarımın alınmadan önceki halini gözümün önüne getirip "neyse ya iyi böle iyi" deyip sakinleşmemle tatlıya bağlanıyor.
Kaş aslında gereksiz yere büyütülen bir konu, çünkü -kendi adıma konuşuyorum- bir haftada eskisinden de gür bir şekilde bitbitbit çıkıyolar hemen meydane. Gerçi bi de 'kaşın küsmesi' tabir edilen olay var. O da anlayabileceğiniz bir çeviriyle; kaşın istenilen modeli elde etmek için en lazım olan kısımlarının çıkmaması demek oluyor. Bu duruma çözüm olarak kuaförlerimizdeki kaş uzmanları "ı ıh burdaki kaşlar küsmüş, çıkmaz bunlar, ama sen naap biliyo musun, her gece yatmadan buraya böööle sarımsak sür" şeklinde son derece bilimsel çözümler öneriyor. Ama biz onları dinliyor muyuz? Tabi ki hayır! Peki kaşlar çıkıyor mu o lazım olan yerlerde, ona da hayır! Olsun.
Eveeet, kaş meselesini elimden geldiğince uzattım, sizlere "hayamınakoyim ne kaşmış yaa" dedirttirebildiysem ne mutlu bana efendim..

Bir de saç mevzuu var tabii. Asla ve katâ istenilen modeli kesmeyen kuaförlerle dolu memleket. Özellikle ergenlik yılları kuaförden eve yaşlı gözlerle dönüş sahnelerinin çok yoğun yaşandığı bir dönemdi benim için, ama şimdi hem biraz daha büyüdüm-öeeh küçülüp de kimin cebine girsem acaba, biraz dediğim işte bi 10 yıl geçti o günlerin üstünden- hem de sanki daha profeşınıl kuaförlerle haşır neşir oluyorum gibi. Samsun'daki Sebahat teyzemin hakkını yemek istemem tabii, buradan kendisine öpücükler gönderiyorum, ama Baby Face kuafördeki Cem'den daha bi memnunum açıkçası. Perçem kestirince Gönül Yazar'a benzemiyorum en azından burda!

Kuaförler arası farklılıklar mevcut tabii ama değişmeyen bir şey varsa o da, hepsinin bir öncekine "hımm kim almışsa bu kaşını benden önce, hep kırmış" şeklinde bok atması ve kuaför ortamında peydah olan 'kadın egosu'dur.
Bu 'kaşı kırmak' meselesi ezelden beri mevcut ve artık beni fena halde sıkmaya başladı. Ulan biriniz de bi yenilik getirin olaya, mesleğe bi katkınız olsun be! Bazen Facebookta 'Kuaförünün "bu kaşı kim aldıysa hep kırmış" demesini istemeyen 1 milyon kişi bulabilirim (~*arkadaş listeni davet etmeyeceksen katılma*~)' diye grup açasım gelmiyor değil hani..
Kadın egosu meselesiyse çok daha derin bi konu. Bence ilgili bölümler tez olarak filan bile ele alabilir bu konuyu. Dediğim gibi memleketin her köşesinde kuaför muhabbeti denen şey aynı. Zaten kuaför salonları da hep aynı. Hatta kuaförler de hep birbirine benzer şeklindeki iddiamla ortalığı iyice coşturmak istiyorum şu an. Bakın şimdi bi kuaför ortamı betimlicem, hanginiz böyle bir ortamda bulunmadınız bi düşünün tamam mı?
Bir apartmanın giriş katına konuşlanırlar genelde kuaförler. İçeri girersiniz, sizi sürekli çalışan saç kurutma makinelerinin insana beyin amcıklaması yaşatan uğultusu karşılar. Daha nooluyorum demeden saç spreyinin o adi kokusu ciğerlere dolar. İçerde kuaförümüz, bir adet kalfa, bir adet çırak, ve ortalama 2 yahut 3 adet müşteri vardır. Kuaför büyük bir ciddiyetle işini yapmaktadır. Kalfa, kalfa olmanın verdiği ağırlıkla sanki her an ordan ayrılıp kendine dükkan açabilirmiş gibi bir surat ifadesiyle ortalarda dolaşır. Çıraksa, -çırak niyeyse hep erkek olur bu arada, kalfalığa geçince nasıl kadın haline dönüşüyolar hiç bir fikrim yok- uzay mekiğini andıran, böyle geri geri jölelenmiş saçları, sarı veyahut pembe kapşonlu Abercrombie sweatshirtü ve sarı botunun içine tıktığı paçalarıyla biraz da çıraklığın verdiği hovardalıkla gezinir ortalıkta. Kuaförün duvarları dünya üzerinde hiç bir kadının sahip olamayacağı kadar sağlıklı ve muhteşem fotoşoplara -pardon saçlara- sahip olan kadın afişleriyle doludur. "Ay evet evet işte tam böle istiyoruuum saçımıı" filan demenize yarar. Ama tabi mümkün değil, azıcık bile benzemez o saça ve modele sonuç.
Pek kuaför meraklısı bir insan olmamama rağmen bu konuda söyleyecek baya lafım varmış, ben de şaşırdım açıkçası. Dediğim gibi kadın kuaförleri egoların havada çarpıştığı yerlerdir ve hepsinden nefret ederim, erkek kuaförleri daha samimi sanki. Onlar hakkında tek bildiğim Brad Pitt'in şu gepgenç ve çipçirkin olduğu resmini camlarına asmakta inanılmaz ısrarcı oldukları. Yani hepsinde tam olarak bu olmasa da adamcaazın bu yaş civarındaki resimlerinden herhangi biri. Geri kalan bütün fotoğraflarını (mesela şunu*) kıskandıkları için böyle bir şey yaptıklarını düşünüyorum, bilmiyorum..

30 Ocak 2010

This week in theatres

Bu ara günler oldukça fantastik geçiyor. Gazetedeki bilgisayarım her ne kadar tüm enerjimi emse de hafta içi !f partilerinden veyahut konserlerden geri kalmıyorum. İyi de oluyor. Beklenen atağı yapamasam da kanatlardan bastırıyorum. Mutlu günler göreceğime inanıyorum. Hadi bakalım...


Haftaya Ezel'i yeni kanalı atv'de izleyerek başladım. Turuncu turuncu böle. Bi acayip. Tık piliz.

Ertesi gün dünyada çok güzel dudaklı insanlar olduğunu fark ettim. Bir kere daha. Ama hala ayrık diş ve ince dudak sorunsalımı Madonna'nınkileri aklıma getirerek savuşturabiliyorum. Sorun iyi bir noktada bence. Madonna'nın dünya starı olduğunu benimse sadece kendi odamın starı olduğumu farkedene kadar genelde başka bir şey düşünmeye başlıyorum. O yüzden fazla derin bir etki bırakmıyor bende. Şimdilik.
Salı günü !f İstanbul'un basın davetinde boy gösterdikten sonra bir kez daha gazeteciliğin doğru meslek olduğuna karar verdim.
Çarşamba günü taze grup 'Kaçak'la röportaj günüydü. Thales'te buluşup söyleştik kendileriyle. 1 saatlik acayip eğlenceli bir söyleşi oldu. Ali ve Övünç sayesinde tabii. 'Ses kayıt cihazının kayıt etmeme ihtimali' paranoyam dışında gayet iyiydi yani. Eve koşup kayıt cihazını deşifre edip okuduğumda, röportaj adeta "beni yazı haline çeviiir, soru cevap yayımlamaa" diye bağırdığı için yazıya dönüştürdüm. Bugünlerde Radikal'in kültür sanat sayfalarında okunabilecek. Okunabildiği zaman kesinleştiğinde de bu blogda linki verilebilecek. -Biraz sabır.
Röportaj sonrası Mask'taki konserlerini dinlemeye gittim. Adamlar sahnede cidden iyi. Özellikle Tarkan'dan 'Bu gece' coverları ve 'I like the way you move'u dönüştürdükleri şahane versiyon...Şubatta Bronx'da tekrardan dinlenmeliler.

Bunların dışında; bir hafta değerlendirmesi yapmaya kalkarsam şunu söyleyebilirim ki; bu hafta en sinir olduğum şey, Sütaşkı reklamı oldu. 'Negadada' kötü değil mi sizce de, bence öyle! Candan Erçetin'in tahammül edilemez bir sesi olduğunu düşünüyorum çoğu zaman.
Zaytung.com'un 'Bunun siyahının mediumu var mı?' anketinden sonra en çok güldüğüm şey neydi bilmiyorum. Muhtemelen sitedeki haberlerden herhangi biriydi. Ama en çok güldüğüm anket oldu.

Bu arada bu postta bir konu bütünlüğü olamadı. Deli kızın çeyizi tadında oldu biraz. Olsun varsın.

Son olarak, "Radikal'in hiç tv izlemeyen tv sayfası editörü olmanın verdiği ironik tat hiçbir şeyde yok. Onu da söyleyeyim." diyor ve burayı terk ediyorum. Bay. demeden önce "Şuraya bir şarkı koyayım da, havamızı bulalım" diyorum. Şimdi bay.

Nedendir bilmem;
Bush - The Chemicals Between Us

19 Ocak 2010













Katillere
inat,
kardeşimsin
Hrant.

18 Ocak 2010

1500

Sanırım biraz fazla yorgunum ve kafam gerçekten de binbeşyüz. (yorgunluktan)

17 Ocak 2010

Çat!

Süpürge fişi çıkması! Erkekler, bu olay kaçınıza anlamlı bişeyler çağrıştırdı bilmiyorum. Ama daha önce en az bir kez ev süpüren herhangi bir kadınsanız şu an tüyleriniz diken diken oldu. Buna eminim. Elektrikli süpürgenin o hayattan soğutan uğultulu sesi eşliğinde ev süpürürken, ve bu eylemi devam ettirmek için en ufak bir motivasyona bile sahip değilken karşılaşılan o menem olay! Süpürge fişi çıkması - Beni çok sinirlendiriyorsun ve senden gerçekten nefret ediyorum!

Hafta içi her sabah erkenden ve ağlamaklı uyanmaktan, servisi yakalamak için meydana tırmanmaktan ve gün boyu bilgisayar başında oturmaktan, buna bağlı olarak baş ağrısı çekmekten bitap düşmüş bünye yani ben, cumartesi günü öğlene kadar uyuyup uykuya doydum. Evden çıkmak istiyordum fakat Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası tüm yurdu işgal ettiğinden dışarıya çıkılacak gibi değildi. 2010 yılına girmemize rağmen hala bazı teknik sorunlar yaşayan internetimiz ise olayın tuzu biberi oldu. Evin içinde sıkıntıdan patlamak üzereydim ve kendime bir meşgale arıyordum. Temizlik yapmaktan hoşlanmayan bir kadın olarak aklıma ilk önce bulaşık yıkamak geldi. Mutfağa gidip musluğun üstündeki tek tük bulaşığı püripak ettikten sonra gözümü yeni bir şeylere dikmiştim. Bir şeyler yapmalı, bir şeylerle oyalanmalıydım. Film izlemek ya da kitap okumak istemiyordum zira bütün hafta kültür ve sanata gerçekten doymuştum. Zaten adeta bir asimetri hastasınınki kadar çekili ve düzenli odama biraz daha çeki düzen vermeye çalıştıktan sonra artık o son çareye başvuracaktım. Kaçış yoktu. Ev süpürmek!
Zor olucaktı, biliyordum ama başka çarem yoktu. O gıcık uğultulu ses ve beli s.kerten o duruş! Dünyanın en bedbaht kombini! Yani, anlayamıyorum; kim o uğultu eşliğinde, yere 45 derece eğik bir açıyla durarak elindeki zımbırtıyı ileri geri ittirmek ister ki? Bunu severek yaptığını söyleyen hiç bir kadına inanmıyorum! Ayrıca o kadınların söyledikleri diğer hiç bir cümleyi de kâle almıyorum çünkü açıkçası aklından birazcık zorunun olduğunu düşünüyorum. (Aklından zoru olmak? Bazı deyimlerimiz cidden üzerine kafa yormayı gerektiyo.)
Neyse, nerde kalmıştım? Ev süpürmek... Makineyi alıp, kablosunu sabrımın yettiği kadar çektikten ve en yakın prize taktıktan sonra başladım süpürmeye. Çevre odaları süpürdükten sonra uzunumsu koridorumuzu geçip salona ulaştım. Her şey olabildiğince iyi gidiyordu, hatta neredeyse alışmıştım bu süpürme işine, derken; çat! Gerim gerim gerilen priz daha fazla uzayamayacağını anlayıp yerinden çıktı ve makinenin sesi aniden kesildi.
Bu olay ikea'nın 38m2'lik evlerinden birinde yaşamıyorsanız mutlaka sizin de başınıza geliyordur. Ne sıklıkta bu durumla karşılaşıyorsunuz bilmiyorum ama ben her seferinde yaşıyorum bunu!! Ve hala her seferinde tam makinenin sesinin kesildiği o an beynim resetleniyo sanki, mal oluyorum bi an için. 'Nooluyo lan!' diyorum. 'Hee' diyorum sonra. Tabii bunlar bir nanosaniye içinde filan oluyo. Saniyeler süren bir monolog yaşamıyorum kendimle, o kadar da aklımı kaybetmedim henüz.
Böyle işte. Aslında sadece fiş çıkınca yaşanan o bir anlık sinir harbinden bahsetmek istemiştim ama baya uzamış yazı.
Başka konu başlıkları da vardı hatta ama şu an hiç biri aklımda değil inanın. Başka baharlara artık. Aslında bazen aklımı biraz kaybetmiş olabilirim diye düşünüyorum.

05 Ocak 2010

Kürk Mantolu Madonna

"...halbuki şimdi her şey değişmişti. Bu kadının resmini gördüğüm andan beri geçen hafta içinde, ömrümün bütün senelerinden daha çok yaşadığımı hissediyordum. Her günüm, her saatim, uyuduğum zamanlar bile dopdoluydu. Bana sadece yorgunluk veren uzuvlarım değil, ruhumun da yaşamaya başladığını, içimde, haberim olmadan bekleşen üstü örtülü derin tarafların da birdenbire meydana çıkarak bana fevkalade cazip, kıymetli manzaralar arz ettiklerini görüyordum. Maria puder bana bir ruhun bulunduğunu öğretmişti ve ben de onun, şimdiye kadar rastladığım insanlar arasında ilk defa olarak, bir ruhu bulunduğunu tespit ediyordum. Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi. bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden meydana çıkıyordu. Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya - ruhumuzla yaşamaya başlıyorduk. O zaman bütün tereddütle, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbiriyle kucaklaşmak için, her şeyi çiğneyerek, birbirine koşuyordu..."

04 Ocak 2010

Uzun İhsan Efendi

"Yeniçeriler kapıyı zorlarken uzun ihsan efendi hala malum konuyu düşünüyor, fakat işin içinden bir türlü çıkamıyordu.
'Rendekar doğru mu söylüyor? düşünüyorum, öylese varım. Oldukça makul, fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar: düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor.
Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öylese gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.'
Kapı kırıldığında uzun ihsan efendi kitabı kapattı. Az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi: 'Dünya bir düştür. Evet, dünya..ah! Evet, dünya bir masaldır.'"

23 Aralık 2009

Elif. Not Fethi.

Sevgili Yapı Kredi,
Öncelikle şu konuda bi mutabakata varmalıyız artık:
Ben Fethi Yıldırım değilim abi! Değilim.
Yıllardır her ay bıkmadan usanmadan 'Bu ay da gene keriz gibi milyarlar harcadınız, sağolun, sayenizde ihya olduk valla ehehe' diye mesajlar atıyosun. 'Sn Yıldırım, bu ay bikaç yüz bilyar daha harcarsanız size 3 tl değerinde vada vericez' filan diyosun. Bi de bunu söylemek için sabahın körünü seçiyosun. Naapıyosun sen Yapı? Hoşlanmıyorum senden olm. Çık git hayatımdan. Tabii böle söleyerek olmuyo biliyorum. 444ünü aramalıyım iki saat derdimi anlatmalıyım, sonra onlar lütfen 182yi tuşlayın filan demeli. Tuşlamalıyım. Orda karşıma robot çıkmalı. Robot olduğu yetmiyomuş gibi önce iki saat kredi kartı reklamı dinletmeli. Ben gıcık olmalıyım. Sonra o hışımla tekrar başa dönüp 444ü aramalıyım. İnsanla konuşabilme ihtimalimin sadece kartım kayıpmış gibi yaparsam var olduğunu bildiğim için kayıp şeysini arayıp orda karşıma çıkan insana 'Lütfen beni artık şu robotlara bağlamayın' diye çemkirmeliyim. Sonra üzülmeliyim sesimi yükselttim diye. Sonra Mustafa Hakkında Her Şey'deki garsona bağıran Fikret Kuşkan gelmeli aklıma. Filan.
Çok gözümde büyüyo. Bazen acaba numaramın 536sını 532 yapıp arasam Fethi'ye ulaşır mıyım diye düşünmüyor değilim. Evet biraz düz mantık bi insanım. Doğru. Ama yani ayda 24.345 tl harcama yapan bi insanın en azından bi 532li hattı vardır diye düşünüyorum. Tabii Avea ya da Vodafone çalışanı değilse. Bak gene düz mantık. Üf.

19 Aralık 2009

Mutsuz yazı

Dün bütün gün yağan ve dizilerde başroldeki bitürlü kavuşamayan çiftin kavuşma sahnesinde itfaiyenin tepeden su püskürtmesine benzeyen yağmurdan ve Lisa'nın farewell partisinden sonra artık bugün dinlenmeliymişim hakkaten. Dinlenince anladım. Saat 2de çılgın sırt ağrılarıyla uyandım. Tabi bunda gece baya bi tepindikten sonra sabah 6da yatmamın etkisi büyük.
Bütün gün evde şapşal şapşal oturdum, türk filmi filan izledim. Türkan Şoray ve Cüneyt Arkın oynuyodu başrollerde. Hayatım Sana Feda. Türkan Şoray kör. Yıllar önce bi adam (tabi ki cüneyt) buna çarpmış, kör olmuş bu. Şu araba çarpınca kör olma s.kini de kim başlattıysa tebrik ediyorum kendisini burdan. O ne lan öyle? Neyse Türkan baya kör böle, yalpalaya yalpalaya yürüyo filan, bi tane de ev arkadaşı var. Fatma.(Bütün türk filmlerinde olduğu gibi bunda da başrolün yancısının adı fatma yine.)Onla takılıyolar. Sonra cüneyt türkana aşık oluyo. kendini kör biri olarak tanıtıyo ona filan. Hatta iyice rolüne kendini kaptırıp kör karakteri için ayrı ev filan tutuyo. ilginç. Şimdi bundan sonra noolmuştu diye düşünürken fark ettim, gerisini izlememişim. ama bu tahmin edemem demek değil tabi ki. İlla ki o gözler açılacak, cüneytle mutlu sona varılacak. Bi tane film de şu 'Yaz Bekarı' kadar olamadı. Biraz yaratıcı olun, marjinal olun be olm. Herkes mutlu mu oluyo sanki hayatta. Bütün sonlar mutlu son mu ki sanki? Ayırın sevenleri nolcak! Bak ıssız adam yaptı bunu misal. Filmin takdir ettiğim tek yönü bu olabilir sanırım. Mutsuz son. Afferim. Helal olsun.
Hem sadece aşk için de geçerli değil bu. Bugün bi portakallı kek yapiym dedim mesela, o kadar uğraştım. Çırptım, çırptım karıştırdım, kendimi onla yarıştırdım. Yok, olmadı. Böle hamur hamur iğrenç bişey oldu. Al sana mutsuz son.
Bu yazıya başlarken de başka planlarım vardı ama bak şimdi nerdeyim. Bu da olmadı mesela. Neyse.

11 Aralık 2009

146B ve maavini. Çok gereksizdiniz.

146B. 5 yıldır İstanbul'da gördüğüm ve bindiğim en kalabalık, en havasız, en doritos panço kokan otobüstü.

Doğan Medya Tesisleri'nden çıktığımda rüzgar ve yağmur güçlerini birleştirmiş esip gürlüyorlardı. Elimde her an ters dönme ve telleri oraya buraya fırlama ihtimali bulunan 3 TL'lik bir şemsiyeyle durağa doğru yürüdüm. Fazla geçmeden bir Taksim otobüsü geldi. Son günlerin en zor dakikalarını geçireceğimden bihaber bindim. Akbili yuvasına otutturdum ve ayaktaki muavinin bana bakarak "geç bayan şöyle" diye seslenmesiyle artık yaklaşık yarım saat sürecek olan muavin diktasının altında ezilenlerden biriydim.
Muavin sarışın, mavi gözlü, genç bi çocuktu. İlk bakışta "ebleh" diye nitelendirebileceğiniz, karizmatik liderlikten fersah fersah uzak biriydi. Ama gelin görün ki dakikalar ve duraklar ilerledikçe bütün otobüs onun emirleri altında ezildikçe ezilecekti. Kendisinin uygun görmediği pozisyonlarda duranlara "abla sen şöle dön", "dayı sen geç aöle otur" filan diyerek otobüste hayal ettiği nizam ve intizamı yakalamaya çalışan muavinin bana "geç bayan şöyle" diyerek gösterdiği yere doğru ilerleyecektim aslında ama öyle bir yer yoktu. Yani evet orasının uzayda yer kapladığı bilimadamlarınca kanıtlanabilirdi belki ama o yere benim gibi minik bir insan evladının bile sığması mümkün değildi. Daha otobüse yeni binmiş akbili yeni basmıştım, otobüs habitatına henüz uyum sağlayamamıştım, yeniydim. Boş bulundum ve gösterdiği yere doğru bir adım attım. Resmen diktatöre itaat ediyordum. Dakka 1 gol 1'di. Bir anda kendime gelip "iyi de nası sığabilirim oraya sizce?" gibi son derece basit ama yine de dikkat çeken bir çıkış yaptım. Gözlerini dikip baktı bana. Sanırım içinden sövüyordu ve eğer tek bi kelime daha edersem içinden söylediklerini dışından da zikretmeye başlayacaktı. Sustum. Ama olsun, beraberliği yakalamıştım.
Otobüs ilerliyordu ve her durakta zaten ağzına kadar dolu olan otobüsümüze binmek için can atan onlarca insan vardı. Şöförümüz hümanistliğin doruklarında dolanıyor duraklardaki bütün insanlara otobüsün kapılarını sonuna kadar açıyordu. Gerçi açarken kapının sağından solundan insanlar taşıyor, yerlere düşüyor fakat şöför hala insan taşıdığını iddia edebiliyordu. İnsanlar otobüse bindikçe ben yavaş yavaş gerçekten de muavinin gösterdiği o olmayan yere doğru ilerliyordum. Adam benim oraya sıkışacağımı bilmiş olmalıydı. Gerçekten de ileri görüşlü bir diktatördü. Ben "iyi ki siyasete filan atılmıyor" diye düşünürken o orta kapıdan gelen homurdanmalara karşı "nası yer yok yeeaa, senin gibi daha 5 kişi biner oraya" diye bağırıyordu. Orta kapı halkının küçük çaplı ayaklanmasını bastırdıktan sonra şöför-arkası tayfasına dönüp "abla sen de şu çocuklarını kucağına al yeeaa, zaten bu yağmurda 4 çocukla taksimde ne işin var anlamıyom ki" dedi. Ben o arada dumur olurken yanımdaki (o olmayan boşluğu paylaştığım) liseli kız sırasıyla kAnKim, kANkaM ve AşKımm la mesajlaşmakla meşguldü. Bu yağmurda 4 çocuğuyla taksime gitmeye çalışan abla, kaybedeceği bir şeyi olmadığını düşünmüş olacak ki "hangi birini aliym kucağıma" diyerek diklendi muavine. Bindiğinden beri kankisi, kankası ve aşkısıyla mesajlaşan kız -ben de adeta bir terbiyesiz gibi bakmışım kızın kimlerle mesajlaştığına, şimdi fark ettim - kafasını kaldırıp "gavga çıkar mı ki?" dercesine bana baktı. "Yok bi şey yok, sen devam et mesajlaşmana, eve gitmeden diceeni de herkese evde şimdi annen baban bi ton laf eder sana elinde telefon görseler" dedim içimden ona. o arada zaten kankisinden mesaj geldi, tekrar telefonuna eğdi kafasını. Bu arada belki şöförün arkasında kalan mekanda bi hareketlenmeler oluyor olabilirdi ama o mahal tam arkamda kalıyordu ve gerçekten dönüp bakacak kadar manevra alanım yoktu. Artık tek dileğim kendimi dışarıya, örneğin bir fabrika bacası gibi karbondioksit oranının otobüse oranla daha az olduğu bir yere atmaktı.
Bu şekilde Aksaray'a kadar geldik otobüscek. Daha fazla dayanamayarak indim ve dönüp arkama bile bakmadan ilk gelen BOŞ Taksim otobüsüne bindim. İnsan gibi oturarak ve müzik dinleyerek eve vardım.

Diyeceğim o ki, bir gün 146B gelse, önünüzde durup kapılarını açsa bile binmeyin ona, ben yandım siz yanmayın bak tamam mı?
Hadi öptüm baay.

06 Aralık 2009

Mor ve Ötesi - Hayat

05 Aralık 2009

04 Aralık 2009

Listen, Little Man!

I'm afraid of you, little man, very much afraid, because the future of mankind depends on you. I'm afraid of you because your main aim in life is to escape--from yourself. You're sick, little man, very sick. It's not your fault; but it's your responsibility to get well. You'd have shaken off your oppressors long ago if you hadn't countenanced oppression and often given it your direct support. No police force in the world would have had the power to crush you if you had an ounce of self-respect in your daily life, if you were aware, really aware, that without you life could not go on for one hour. Has your liberator told you this? He called you "Workers of the World," but he didn't tell you that you and you alone are responsible for your life..

03 Aralık 2009

Akademisyen olma rehberi

Bu hafta kadın okurlarımla bir iktisadi ve idari bilimler fakültesinde asistan olmanın püf noktalarını paylaşacağım. Ben Marmara Üniversitesininkini baz alarak anlatacağım ama kolaylıkla diğer fakültelerde de uygulanabilir diye düşünüyorum.
Bir iibf de asistan mı olmak istiyorsunuz, akademik kariyer mi hedefliyorsunuz? Söylediklerimi harfiyen yerine getirirseniz olamamanız işten bile değil sevgili okurlar.
Öncelikle boyunuzun kısa olması tercih sebebi. Böyle 1.50m filan olursanız oldukça inandırıcı olursunuz, hiç göze batmazsınız. İyi olur. 2. olmazsa olmazımız kemik çerçeveli gözlük. Mümkünse kırmızı veyahut pembe çok uygun olur. 3. önemli metamız ise şal. Onsuz bir akademik hayat düşünülemez. Şalsız hiç kimseyi asiste edemezsiniz yani şal yoksa akademik kariyer de yok, unutun! Ne kadar çok şal o kadar şaşaalı bir akademik hayat. I mean it! Heyecanlı mıyız gençler? Akademisyen olmaya çok yaklaştık! Son olarak çirkin bir ayakkabı (markası fark etmez) giymek durumundasınız ve elinize de üzerinde "world politics" yazan bir kitap almanız lazım. Aldık mı? İşte tamam, bakın aynaya şimdi. Nasıl? Baya bildiğin asistan oldunuz işte. Gidin şimdi Göztepe iibf'ye istediğiniz gibi fink atın. Hadi hayırlı olsun.
Erkek okuyucularlar. Siz de mi akademisyen olmak istiyorsunuz? Sizin işiniz nispeten daha kolay. Bir adet Chino pantolon ve gömlek üstü v yaka kazakla işi halledebilirsiniz. Elinize bir adet kahve bardağı ve bir de sırtınıza sırt çantası taktık mıydı, tamamdır. İşte buyrun siz de oldunuz. Gidip gönlünüzce akademik hayata akabilirsiniz. Kolay gelsin. Hocalarıma selam söleyin.

21 Kasım 2009

Ya.rak gibi gün

Her insan gibi benim de bir güne başlama rutinim var. Hele işe başladığım şu son 1 ayda istisnasız her güne şu şekilde başlar hale geldim:
Sabah telefonumun alarmı çalar, bir kez erteleye basarım ama bokunu çıkarmam ikincisinde gözlerimi açarım. Gerçi yataktan çıkana kadar üçüncüsü çalar. "Geç kalıyom lan" deyip çıkarım yataktan, zaten deli gibi çişim gelmiştir hemen tuvalete koşarım. Yüzümü yıkarken alarm dördüncü kez çalar. Koşup kapatırım. Sabah sersem kafayla ne giyeceğime karar veremeyeceğimi bildiğimden akşamdan giymeyi planladığım kıyafeti dolaptan alır giyerim. Makyaj yaparım. Makyaj dediğim de gözüme kalem sürmek. Buraya kadar olan kısmın içinde sabit olmayan bir noktada balıklara yem vermek de var. Makyaj yaparken beni almaya hangi araç geliyorsa onun şoförü arar. Hemen iniyorum kapıya diye yalan atarım. Hemen inemem tabi. Çünkü kapıdan çıkıp ayakkabılarımı bağlarken içerde unuttuğum birşey gelir aklıma. Tek ayakkabımı çıkarıp diğerini çıkarmadan tek ayak üstünde zıplaya zıplaya eve girerim. Unuttuğum şeyi alıp çıkarım. Koşa koşa gidip araca binerim. Kapıyı örtüp bir "ohh" derim. Ve gün başlar...

Peki bugün ne oldu da ya.rak gibi gün diye başlık attın diyeceksiniz. Hemen anlatıyorum:

Şimdi. Önceki gece eve 5te ve içkili gelirsen sabah otomatikman akşamdan kalma oluyorsun. Bunu biliyoruz ofkors. Ama o halde sınava gitmek o kadar acı bir deneyim ki anlatamam size! Sabah alarma uyanıp 5 dakika içinde attım kendimi dışarı. İlginçtir ki telefonumu,saatimi ve kalemimi evde unutmuşum. Çok şaşırdınız dimi? Evet, ben de şaşırmıştım fark ettiğimde. Ayrıca sınava giriş belgemin de internetten çıktısını almam gerekiyodu ama haftalardır erteleye erteleye o sabaha bırakmışım onu da. Neyse ki evden çıkar çıkmaz aklıma geldi. Hemen köşedeki internet kafeye girdim. Daha önceki deneyimlerimden ne kadar sikko bir yer olduğunu bildiğim için "çıktı alabiliyorum dimi" diye sordum. Adam sanki çıktı kelimesini ilk kez duyuyormuş gibi baktı önce yüzüme. "Heh" dedim "gene başlıyoruz!" Neyse ilk kez duymuyomuş. İdrak etti bikaç saniye sonra. "evet evet" dedi. Ama sadece bir bilgisayar bağlıymış printera! Ve o da dolu! Allahtan çocuk o deli gibi oynanan silahlı oyunlardan birini oynamıyodu da rica ettim 2 dakika müsade etti bana. Bu sefer de pdf dosya açmıyo bilgisayar. Allahım! Ölür müsün öldürür müsün? Neyse, ikisini de yapmadım. Çıktım ordan. Devam ediyorum yola, tramvaya doğru gidiyorum, kırtasiyeye uğrayıp kalem filan aliym dedim. Kırtasiye tabi ki kapalı! Bu arada ben bunları yaparken elimde de bir adet cocacola zero var hareket kabiliyetimi iyice kısıtlayan. (Akşamdan kalmalığa kızarmış ekmek ve kola bire bir benim için) Şu ana kadar sınava dair hiçbir işlemi başaramadım farkındasınız. Yürüyorum ama gezmeye gidiyo gibiyim Cevizlibağa sanki. (Sınav da cevizlibağda buarada!) Neyse, o arada kontör, kartuş, cd falan ne bulduysa satan biyere girdim rica edip bir çıktı aldım. Tramvaya bindim, oturdum. Yanımda 2 tane acayip süslü püslü ve mavi lensli kız var ve birbirlerinin fotoğraflarını çekiyolar. Ama böle aynı pozu 50şer defa filan çektiler. Fındıklıdan Cevizlibağa kadar sürekli tekrarladılar bu işlemi. Üstelik de flaşı ve o "çılığk" sesini kapatmadan. O sesi duymamak için mp3ümü çıkarıp kulağıma taktım ama şarjının bitik olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Zaten böle ya.rak gibi bir günde de şarjının olması beklenemezdi. Neyse, bi ara birine bi telefon geldi, o arada durmak zorunda kaldılar. Aslında bence telefonla konuşurken de çekebilirlerdi ama bilmiyorum belki sadece tramvayda otururkenki pozlarından hoşlanıyolar. Telefon görüşmesinden sonra bana dönüp "Bitlis nerde, doğu tarafında dimi?" dedi. "Evet, Vanın yanında" dedim. Absürdizmin doruklarındayız o anda. O arada durağım geldi, indim. Sınava gireceğim okulu buldum, kantininden kalem aldım. Silgi de sordum. "Kalmadı" dedi kantinci. "Hata yapma lüksüm yok yeani, hehe" dedim. Tepki vermedi, bilmiyorum, anlamadı galiba. İşsiz insanlara hitaben "lan yetersiz ulviler niye gelip kapıda kalem silgi satmıyonuz?" dedim içimden. Sınav saatini beklerken, kantindeki televizyonda Cennet Mahallesi açıktı, onun repliklerine maruz kaldım bisüre. Can sıkıntısından çantamı karıştırırken pürel görüp "dur bi dezenfekte olayım" dedim ama demez olaydım. Buram buram alkol kokusu yüzünden kusuyodum az daha. Kusmadım. Kalktım sınıfımı buldum, kapıdan girerken cep telefonu kontrolü yaptılar. "Yok benim" dedim. Kadın o anda benim ne kadar kurallara biat eden bir insan olduğumu filan düşünmüştür heralde. Gerçi anarşik de sayılmam. Neyse, girdim oturup sınavımı çözdüm. Kalkıp tekrar tramvaya yürüdüm. Tempocu gazetesi okuyan bir amcanın yanına oturdum. Amca elindeki kalemle "Detroit canavarı ağır basıyor" yazan haberin altını çizdi. Belli ki o da Detroit canavarına basacaktı. Tramvay Fındıklıya geldiğinde inip eve doğru yürürken aklımda sadece uyumak ve çikolata yemek vardı. Eve gelip çikolata yiyip uyudum. Hedeflerime ne pahasına olursa olsun ulaşan bir insanımdır! Evet.

20 Kasım 2009

Gergin melankoli

DeVotchKa - Dark Eyes

19 Kasım 2009

Artık gazetelerde Avrupa Birliğinin komisyonuna, konseyine, parlamentosuna ve bilimum yönetim teşkilatlarına dönemsel başkan seçilen insanlar sadece Türkiye hakkındaki görüşleriyle kategorize edilmesin, her seferinde "Türkiye karşıtı başkan" ya da "Türk dostu başkan" manşetleri atılmasın, lütfen, çok rica ediyorum bi kısım medya! Bu kadar düz insan olmayalım lan.
Bir de Türk milli takımı maç kazanınca yurtdışındaki bilmemne della sport filan gazetelerinin maçla ilgili başlıkları sıralanır ya hani! Ona da çok fena kılım bak. Buna vaktiyle Umut Sarıkaya bir karikatüründe değinmişti ama bulamadım şimdi onu, o yüzden belgelerle konuşamıyorum. Neyse işte, bu iki özelliğimizden vazgeçersek şahane bir halk olmaya doğru çok önemli bir adım atmış olucaz bence. Hadi bakalım.

17 Kasım 2009

Merılinmonroö

Bu bebeği benim bebek çekmiş. Severim diye düşünmüş, bilgisayarıma arkaplan yaparım diye bile düşünmüş ve 'o an' basmış deklanşöre. Ne de güzel basmış. Ne de harikulade basmış. Afferim benim bebeğe. Canım bebek. Öptüm.

14 Kasım 2009

Stacer

Geçen gece Çağlayla yine bir "kaçırdığımız dizileri YouTube'dan izlemece seansı" tertip ettik. Oturup hafta içi izleyemediğimiz ya da birini izlerken diğerini kaçırdığımız dizileri teker teker yutuptan izlemeye koyulduk. Ama diziler 90 dakikayı doldurmak adına o kadar gerzek sahnelerle dolu ki fenalıklar geçire geçire, atlaya zıplaya 90 dakikalık dizileri sadece sevdiğimiz oyuncuların sahnelerini içeren kısımları izlemek suretiyle 15er dakikada izledik. Bu sefer de ne izlediğimizden bişey anladık, ne de habire ileri sarmaktan keyif alabildik. Düşündük taşındık ve bu işkencevari eylemden kurtulmak adına eve bi stajyer almaya karar verdik. Fazla bir beklentimiz yok bu arkadaştan. Kendisine bir dizi listesi vericez. O diziler izlenecek, gerekli görülen sahneler moviemakerda kesilip biçilip kısa bir dizicik haline getirilip bize sunulacak. Misal, biz adeta Beyaz'ın psişiği gibi, es-es izlemek istemiyoruz ama berk hakman, erdal beşikçioğlu ve ahmet rıfat şungarı izlemek istiyoruz. Tam da bu noktada stajyerimiz devreye girecek ve bizi dizinin bilimum diğer saçma sahnelerinden kurtaracak. Örneğin, Aşk-ı memnu'nun mutfak tayfasını bidaha sonsuza dek hiç bir projede görmek istemeyecek kadar nefret ediyoruz onlardan biz. O kısımlar rapordan komple çıkmalı. Ha, oldu da çok elzem bi sahnede onlar da var çıkaramıyo stacer, o zaman aklını kullanıp mozaiklicek! Ayrıca o "ednan bey" diyen moruğun da sesini kapatcak! Durum kısaca bu.

Stajyerimizde aradığımız nitelikler aşağıdaki gibidir:

-Üniversitelerin ilgili fakültelerinden mezun
-Benzer pozisyonlarda minimum 1 yıl deneyimli
-MS Office uygulamalarına hakim
-Windows Moviemaker uygulamasını etkin bir şekilde kullanabilen
-İyi derecede ingilizce bilen (çünkü gossip girl filan da izletebiliriz zamanla)
-Seyahat engeli olmayan (bu manasız bir madde oldu, evet)
-Askerlikle ilişiği bulunmayan (erkek adaylar için)
-Öğrenmeye istekli ve bilhassa meraklı
-Analitik düşünebilen (dizileri anlamak için değil tabi)
-Sistematik çalışan (aksama olsun istemeyiz)
-Avrupa yakasında ikamet eden

stajyerler aranmaktadır.
İlgilenenlerin Kazancı 29/8 e şahsen başvuruda bulunmaları gerekmektedir.

Artı, tabi ki prezentabl olmalıdır. Onu yazmaya gerek bile duymadım.

09 Kasım 2009

Uyanamiyööm!

"Uyanamiyööööm" dedi. Yıllardır devam zorunluluğu olmayan okulunun sabah derslerinin hiçbirini "aman da bu da benim dersimmiş" deyip sevememiş hep öğleden sonraki derslere sabahkilere nazaran daha gönülden bağlanmıştı. Gerçi öğleden sonrakilerin de "günü yiyo" gerekçesiyle itilip kakıldığı oluyordu ama yine de ders programına bakıp dersin 2'de başladığını görünce duyduğu mutluluk tarif edilemezdi. Daha o anda, ertesi sabah uyanıp saatin 11 olduğunu gördüğünde yaşayacağı büyük sevincin heyecanı sarardı benliğini. Hayatının bir gününe daha erken uyanmayarak başlamış olmanın verdiği zafer hissi. İşte bu hissi çok seviyordu..

Yukarıda bahsi geçen kişi benim. 12 senelik zorunlu eğitim yılları boyunca sabah erken uyanmaktan nefret ettim. Gerçi geç uyanmaktan da nefret ediyorum. -Evet adeta bir gıcık şirinim!- E ama uyanmam da lazım. Nasıl olucak hiç bilmiyorum. Yani sabah 8-9 erken kabul ediliyo benim bünyem tarafından. 11-12 de geç olmuş oluyo. 10 iyi bak. 10 iyi. Ama 10 da uyanınca da hiç bişeye uymuyo. Sabahki işine geç kalmış, öğleden sonraki iş için erken uyanmış oluyosun. O yüzden 10'u da pek sevmiyorum. Neyse uyanma saati konusundaki düşüncelerim kısaca bunlar.

Şimdi biraz da uyuma saati konusunda konuşalım. Belli bir uyku saatim yoktur. Annemin yıllarca erken yatma fikrini bana aşılamaya çalışmasına rağmen bundan zerre etkilenmedim bilakis geç yatmayı kendime alışkanlık edindim. Erken yatmam, erken yatmaya karar verdiğim gecelerde de en iyi ihtimalle 1de filan uykuya dalarım. Hatta istersem hiç uyumam. Paşa gönlümün bileceği şeyler bunlar... Velhasıl, sabah uykusunu severim daha ziyade.

Ama.
Gece uyumayı sevmemem demek sabah 5.30'a kadar çalışmam demek olmamalı diye düşünüyorum!

29 Ekim 2009

Vali Muammer Güler

Bugün iş arkadaşım(!) Erkan Bey'le sohbet ederken laf son günlerin gözde topiği domuz gribine ve cuma günü okulların domuz gribi yüzünden tatil edildiğine geldi. O an artık biraz olsun büyüdüğümü, okulların tatil oluşunun beni hiç ilgilendirmediği, bayram tatilinde çalışıp çalışmama hesapları yapılan o zalim bizınıs dünyasına adım attığımı idrak ettim aniden. Aklıma lisedeyken kar yağdığı zamanlar Klas Tv'nin başına geçip Vali Muammer Güler'in okulları tatil ettiğini müjdeleyen altyazıyı beklediğimiz günler geldi. Duygulandım bariz. Altyazı geçer geçmez herkes birbirini aramaya koyulurdu. Hatta bir keresinde 10 gün boyunca aynı süreç tekrarlanmıştı da manyak olmuştuk hepimiz. En son yani ertesi günün tatil olmadığı o lanet gün altyazıyı beklerken çıldıranlar filan olmuştu hatta. valla.

Akşam eve geldiğimde bugün İstanbul'da birden bastıran kış ve yağmur zaten moralimi bozmuşken Yaprak Dökümü'nde dizinin tek seviyeli kişisi Cem'in ölümüyle karşılaştım. (Bu da "dün gece bi filmle karşılaştım" gibi oldu, hehehe, cümlenin sahibesi kendini biliyör) Cenaze sahneleri filan iyice bitirdi beni. Necla (Cem'in karısı - bilmeyenler için yazıym dedim ama bunu bilmeyen bi insan evladı yok artık etrafta, hiç beni kerizlemeye çalışmayın hepiniz Cem'i, Oğuz'u, Leyla'yı, Adnan'ı hatta matmazeli tanıyosunuz!) ne diyodum? cümlenin başı çok uzakta kaldı, hım, Necla haklı olarak sürekli ağladı, Ali Rıza Beyamca klasik "dur şunlara bi konuşayım da felekleri şaşsın, özellikle de ailelerinden uzakta yaşayan regl dönemi öncesi ruhi çalkantılar yaşayanlarını hedef alayım da bi güzel ağızlarına sıçılsın" temalı konuşmalarından birini yaptı, böyle içim karardıkça karardı. O adam kardeş mevzusuyla ilgili konuşmasın artık istemiyorum ulan! Neyse Yaprak Dökümü içimizi güzelcene bunalttıktan, başımızı güzelcene ağrıttıktan sorna oturup defalarca Cem Karaca'dan Bu Son Olsun dinledik evde, ancak toparlandık. "Ayy olsa da dinlesek" dediğinizi duyar gibiyim sevgili okurlar. Merak etmeyin Elifella Times siz saygıdeğer okurlarını unutmadı, alın hemen alttaki zımbırtıdan siz de dinleyin, eksik kalmayın..

Cem Karaca - Bu Son Olsun

14 Ekim 2009

Absolutely!

"Dedikodu"
connecting people!

bu böyle arkadaşlar.evet.

09 Ekim 2009

Arbeit nah! frei

Yenibiriş! Bak sana zaten bana karşı ilgisiz tavırların dolayısıyla kılım. Böle çalışmak mutluluktur filan yazıp iyice gıcık etme beni! Zaten dünyanın en itici maskotunu bulup koymuşun oraya sinirim oynadı görünce! Ayrıca benim için en uygun iş fırsatının satış danışmanlığı olduğunu nerden çıkardın acaba, onu da ayrıca konuşucaz senle! Ama şimdilik tehditlerim bu kadar.

03 Ekim 2009

M.M. Diyor ki:

"Bazı anlarda yüzün aldığı bir ifade sevenin belleğinde sonsuzlaşır, insan o ifadeyi herşeyden çok daha fazla özler. O yüzün sahibiyle günün birinde darıldıktan, ayrıldıktan hatta ondan nefret ettikten sonra bile, o ifadeyi özler. Bir andır o, ama bütün zamanlara siner."

İşte o ifade: Evet, tıklıyoruz buna.

02 Ekim 2009

Yaz geçer, iyi gelir sözcükler..

Yaz bitti. "Nerden anladın?" derseniz -beni ev halimle görmüş olan bi kısım arkadaşım için sölüyorum-gerçi beni bütün arkadaşlarım ev halimle görmüştür mutlaka- orta sondayken aldığım ve bana hala bedenlerce büyük gelen o beyaz-sarı-lacivertli arena "eşortman" üstüm var ya, heh işte onu giymeye başladım ben, ordan anladım.
Bu yaz iş bulma açısından ne kadar verimsiz geçtiyse komşuluk ilişkilerimi güçlendirme açısından da bir o kadar verimli geçti. Dün akşam yokuştan meydana doğru yürürken bilimum çevre esnafa gülümseyip "iyakşamlar" demekten nefessiz kaldığımda farkettim bunu. Kendimi çok "mahalleli" hissettim. Böle mahalle teyzesi filan gibi. Yani ben camdan sarkıp "Serkaaaan, iki ekmek" diye çığırsam, Serkan ve ben de dahil kimse garipsemicek sanki. Gelicek koyucak ekmekleri sepete sonra da "çiyeeek" diye bağırcak sanki. Acayip bi duygu..

26 Eylül 2009

?

s: sende farmville gelsene gızıım, çok eylenceli
e: yok ben istemem öle tarla marla ot. sevmiyom.
s: traktör aldım gezdiririm seni onla ama
e: ayy aşkıım vallamı, güle güle kullan. hadi kazasız belasız..

25 Eylül 2009

Melaba sweeter home

Yeni evimize taşındık, hatta nerdeyse 1 hafta oldu. Ufak tefek tesisat işleri mahallemizin elektrikçisi, İlker Aksum görünümlü Musa tarafından yapıldı. Bu süreç beni gerçekten çok zorladı. Musanın tesisat işlerini 3 güne yayması, benim 3 gün boyunca asla söylediği saatte gelmeyen Musayı sürekli aramam ve Musanın mütemadiyen bana çalarkendinlet şeysi kapsamında İsmail Yk-Ebru Gündeş düeti olduğunu sandığım çok acayip bi şarkı dinletmesi.. Zordu ama geride kaldı. Şimdi artık keyif yapmaya geldi sıra. Yıllardır hasretini çektiğimiz koltuklar sonunda geldi. O eski illet çekyatları gözlerinin yaşına bakmadan sokağa attık.(Çok gaddarız.evet.) Salonumuz yukardakine oranla küçük olduğundan koltuklar biraz fazla samimi gerçi, nerdeyse iett otobüsünün birbirine bakan 4lü koltukları kıvamında ama biz fazlasıyla memnunuz. Koltuklar dışında pek bi değişiklik yok aslında. Parkeler var lüks namına.-Şu hayatta hiç bir lüks beni 2 kat az merdiven çıkmak kadar sevindiremez.O ayrı - Bi de çalıştığına hiç ihtimal vermediğimiz Toyo marka klimamız var!
Yine biz varız işte içinde! Gelin buyrun bekleriz..

19 Eylül 2009

Hoşçakal sweet home

Bu gece evimizde son gecemiz..
Toparlanma telaşı bitince fark ettim bi anda.
4 yıl acı-tatlı-ekşi anılarla geçti gitti.
İskiden Ahmet bey amcalar, Bedaştan havuç kafa amcalar geldi. Polarlı, patikli soğuk kışlar, klima özlemiyle sımsıcak yazlar geçti. Kalabalık yılbaşı akşamları, bomboş bayram günleri, bunaltılı bütünleme geceleri, stresli Bali arifeleri oldu. Eski sevgililer gitti, sevgililer kaldı. Yeni yeni komşular geldi, Levent Abi ve Taylan Biraderler gitti. Serkan Bakkal canımız ciğerimiz oldu, Salih tabuda ipucumuz oldu. Anneler, babalar, koliler geldi. Anneler, babalar, boş kavanozlar gitti.
Biz hep burdaydık.
E, biz yine burdayız!
Sadece 12 numaradan 8 numaraya taşınıyoruz.
Ama yine de bi hüzün dalgası yok değil. Var.

16 Eylül 2009

Son gelişmeler

Melaba Bilog,
Bir sürü bir sürü şey oldu ama yazamadım uzun zamandır.
Öncelikle, Nurla gitti! Bildiğin pılı pırtı toplayıp gitti yani. Pideler diyarı Samsun'a yolcu ettik geçen gece Okmeydanı Ulusoydan. Herkes biraz buruktu ama kimse hıçkıra hıçkıra ağlamadan atlattık o geceyi.
Şimdi bikaç gündür de taşınma telaşı var evde. 2 alt kata 8 numaraya taşınıyoruz. Çağla da yeni ev kardeşi olucak. Haftasonu taşınma işleri biticek sanırım. Bayramda ev taşımaya bayılırım diyen arkadaşlar bana özel mesaj atıp yardım talep edebilirler..
Bunların dışındaa..
Geçen hafta Orbay'ın doğum günüsü vardı Seksek'te. Erdem-Nurla ve ben gitmeden bi hediye almak istedik. Düşündük ve Orbay'ın en sevdiği şarkıcı Çelik'in bi cdsini almaya karar verdik. Şu anda isim verip beleşe reklamını yapmak istemediğim cd satan bir tükana girdik. Tam türkçe pop kısmısına doğru ilerlerken bir de ne görelim: Bir kadın! Hem de türk bile değil! Ve elinde de dükkandaki tek Çelik cdsi! Hemen görevli çocuğa dönüp üzgün köpek bakışı attık ama nafile! "Yıllardır burda duruyo o cd kimse almadı, şimdi aynı anda 2 müşteri, ilginç!" dedi çocuk. "Çok konuşma be zevzek!" dedim ben içimden 2 saniye önce gelememiş olmanın siniriyle. Neyse ordan tuttuğumuzu koparamadan çıkıp yine ismini vermeyeceğim bir diğer cdci dükkanına girdik. Nihayet orda bulup gönül rahatlığıyla peşimizden atlı kovalamaya kovalamaya aldık ve çıktık. Sonrasını merak edenler Gariuban gariuban kapı kapı dolaşıp seni arıuuyaaan.. adlı linkimize tıklayıp meraklarını giderebilirler efendim..
Hoşçakalın, mutlu kalın..

01 Eylül 2009

31 Ağustos 2009

Son Dakika!

Bugün Sabri ve Şapşiyi ayırdık. Evet! Vaftiz babaları Erkan ve ben bunu yaparken gerçekten üzüldük. Ama yapmak zorundaydık. Günlerdir benim biricik Şapşime, ilk gözağrıma bi rahat vermedi o Sabri ayısı! Dibinden ayrılmadı, arkasından sinsi sinsi yaklaşıp onu korkutup durdu. Neden sonra anladık ki, Sabri Şapşiyi öpmeye değil yemeye çalışıyorduuu! Zavallı Şapşicik de artık paranoyak olmuş, Sabriden köşe bucak kaçmaya başlamıştı. Ama takdir edersiniz ki fanusun içinde köşe bucak kaçmak biraz zor olduğundan yavrucak adeta işkence çekiyordu. Bu zulme daha fazla tepkisiz kalamazdık! Ve Sabriyi F tipine (kavanoza) aldık! Bunlar da basına yansıyan ilk fotoğraflar:

Sabrinin cezasını çektikten sonra yeniden takımla birlikte çalışmaya başlayacağı da sızan haberler arasında. Bakalım. Zaman göstericek..

30 Ağustos 2009

Karşı Pencere

2 gündür cam pencere açık salonda takılıyoruz.(Şapşi, Sabri ve ben) Canım feci sıkıldığından habire camdan bakıyorum.(ben) Uzun zamandır resmen hayatlarını kıskandığım bir çift var karşı apartmanda. Camdan bakarken çaktırmadan evlerinin içini gözetliyorum sürekli.(2 yıldır filan) Ama bugün bir başka keyiflilerdi. Acayip özendim onlara. Bi de isim taktım çiftimize ben kendimce; Tolga ve Çiğdem diyorum, çünkü tipleri tam bir Tolga ve tam bir Çiğdem. Kız belki başka bişey de olabilir ama çocuk kesin Tolga! Neyse işte bunlar bugün bütün gün keyif yapıp beni çatlattılar! Çiğdem mutfakta biraz oyalandıktan sonra turuncu küçük ibriğiyle (çiçek sulama şeysine ne deniyodu unuttum!) çiçeklerini suladı, bu sırada Tolga evin içinden terasa açılan merdivenlerden yukarı çıktı ve terastaki masaya oturup soğuk olduğunu tahmin ettiğim birasını boğaz manzarası eşliğinde yudumladı. Çiğdem kuruyan çamaşırları katlarken Tolga da terasın arka köşesindeki tanımlayamadığım birşeyi tamir etmeye çalıştı. Başardı mı bilmiyorum ama kısa süre sonra dönüp yerine oturdu. Bu sırada evde işini bitiren Çiğdem de terasa çıktı birlikte oturup keyif yaptılar akşama kadar. Ben de evde sıkıntıdan çatladım. Pöff! Bu böle olmaz ama yaa, devlet buna bişey yapması lazım artık!