30 Aralık 2011

"Cemil yıllar önce seyrettiği bir filmden bir sahne hatırlıyor; filmin tek güzel sahnesi. Başroldeki adam beynini bir lavabonun içinde parçaladığını hayal ediyordu ki bunun için başrolde olmaya filan gerek yok, biraz aklı başında olan herkes böyle bir şey yapmayı zaten hayal eder."
Barış Bıçakçı - Sinek Isırıklarının Müellifi

29 Aralık 2011

Götlek tefaller

“Börek bitti, çok açım ve denizin kalabalık bir lügatı olduğuna, ona bakarsam, onunla konuşursam çoğalacağıma, balık adlarına benzeyen yepyeni kelimeler edineceğime inanırım. “Lüfür” mesela, hafif küfür demek için güzel bir kelime değil mi? Çok canlı, büyük kitleleri anlatmak için “vardayla” desek mesela? Kötü, bayat esprilere, şöyle homurdanır gibi, aşağılar bir tonla “homsi” desek fena mı olur? Çok başarısız düşünceler bunlar, öyle değil mi götlek tefaller?”
Murat Uyurkulak - Tol

19 Kasım 2011

Tava

Bir sabah uyansam, pijamalarımın üstüne kalın, kapşonlu, sanki beni bütün kötülüklerden, herkesten, her şeyden koruyacakmış gibi duran hırkamı geçirsem, ayağıma en kolay giyilen ayakkabılarımı taksam, kapıyı çekip yavaş yavaş, hiç acele etmeden, usul usul merdivenleri insem, apartmandan çıkıp sokağı geçip sessizce karşı apartmana girsem, yavaş yavaş, hiç acele etmeden, usul usul merdivenleri çıksam, en üstün bir alt katındaki, sokağa bakan dairenin kapısını çalsam ve karşıma çıkan kişiye desem ki: Altı yıldır mutfak pencerenizin yanında asılı duran tavayı artık ordan indirir misiniz, lütfen.

01 Kasım 2011

Yas

“Kimi insanları kaybettiğimizde veya bir mekândan ya da bir cemaatten yoksun kaldığımızda basitçe katlandığımız şeyin geçici olduğunu, yasın biteceğini ve önceki düzenin bir şekilde yeniden kurulacağını düşünebiliriz. Ama belki de, katlandığımız şeye katlandığımızda kim olduğumuza dair bir şey ortaya çıkar, başkalarıyla bağlarımızın hatlarını çizen, bizi oluşturanın o bağlar olduğunu bize gösteren, bizi meydana getiren bağları ya da ilişkileri bize gösteren bir şey. Burada bağımsızca varolan bir “ben” varmış da sonra basitçe oradaki “sen”i kaybetmiş değildir, özellikle de “sana” olan bağlılığım beni “ben” yapanın bir parçasıysa. Bu koşullarda seni kaybedersem, kaybımın yasını tutmanın yanı sıra kendime karşı anlaşılmaz oluveririm. Sensiz ben kimim? Bizi oluşturan bağların bazılarını kaybettiğimizde kim olduğumuzu ya da ne yapacağımızı bilemeyiz. Bir düzeyde “sen”i kaybettiğimi düşünürken beklenmedik bir şekilde “ben”im de kaybolduğumu keşfederim. Bir başka düzeyde, belki de “sende” kaybettiğim, hakkında halihazırda kelime dağarcığımda olmayan şey, münhasıran ne benden ne de senden oluşan, ama bu terimleri farklılaştıran ve ilişkilendiren bağ olarak kavranması gereken ilişkiselliktir. [...] Her büyük kayıp, her ağır pişmanlık, her derin yara bizi bedenlerimizin sınırlarını yeniden düşünmeye, bizi biz yapan kimliğimizi yeniden sorgulamaya zorluyor. Bu zorlu süreci aşmanın bir yolu, "yaralanabilir" olduğumuzu kabul etmek; kaybın, acının ve pişmanlığın yasını tutmak ve bu yası tutarken kabuk bağlayacak yaranın iziyle değişime uğramış yeni bir benliği, yeni bir kimliği taşımaya ve yeniden yaralanmaya ve tekrar değişmeye açık olmak. Oysa öyle korkuyoruz ki yaralanmaktan ve değişmekten, en ufak bir acıya katlanmak en ufak bir pişmanlığın sıkıntısını çekmek o kadar katlanılmaz geliyor ki, en kolayından geçmişte yaşananları örtbas etmenin, saklamanın, unutmanın yollarını arıyoruz. Saklı olan karşımıza her çıktığında ise öfkeden köpürüyoruz. Bir türlü kapanmasına izin verilmemiş, üzeri açık bırakılmış bir yaraya dokunulması o kadar çok acı veriyor ki, bu tehdit karşısında kontrolümüzü kaybediyoruz."
Judith Butler - Kırılgan Hayat

02 Ağustos 2011

1 new message from Banu

"Kızım seni rüyamda bi tavşan olarak gördüm. Hem de sevimli bi tavşan. Kulakların vardı, kahverengiydin. Kucağında başka bi tavşan vardı, o gerçek tavşandı. Sen kocaman gülümsüyodun. Çok tatlıydın. O sırada uykumda güldüğümü farkettim. Tuhaf rüyalar silsilesi. Sen bi dahaki hayatında davşan ol bence."

04 Haziran 2011





"you can't break out
of a circle,
that you never knew
you were in,
and there's nothing
that the road
cannot heal,
nothing that
the road cannot heal"
demişler.

24 Mayıs 2011

"Çalılardan, beyaz, eyersiz bir at fırlayıp ikircikli adımlarla bize doğru yaklaştı. Yabani bir attı bu, ama besbelli insana alışkındı. Bacakları kan içindeydi.

-Ona dokunmak ister misin? diye sordu Tony.
-Evet, çok.
-Arkama geç. Önce elini koklatacaksın, seni tanımasına izin vereceksin. Sonra yavaşça kafasını okşa. Sana bir kere güvendi mi tamam.

Bir kadından söz eder gibiydi."

Aslı Erdoğan - Kabuk Adam

23 Mayıs 2011

Tashihe gereksinim duyan yazı

Eller korkak alıştırılmadı, malzemeden kaçılmadı. Abandıkça abanıldı. Tüm bu cömertliğin doğal sonucu; baygın geçen bir cuma&cumartesi oldu. Sonra gelenek bozulmadı hemen peşinden Pazar geldi. Sonra da...

Pazar öğleden sonra honki ponki house'a gidilecek. Orbay, Nurla ve bendeniz karşıya geçsek ama neyle geçsek tartışmasından sonra vafur kullanmaya karar verdik. Başımıza geleceklerden habersiz bir şekilde, Fındıklı sahilden gıyın gıyın Karaköy'e yürüyüp vafura bindik. Aylardır güneş, deniz, vapur vs. yüzü görmemiş olmanın verdiği mutlulukla höylöylöy diye karşıya geçtik. Bu arada "Kadıköy ne güzel yeaa"lar gırla. Yannız burda aç parantez, "Daha sık gelelim yeeaa" demiyoruz gelişme var haa" deyip kendimizi takdir etmeyi de bildik. Kapa parantez. Vapurdan indikten sonra minik bir vesait problemi yaşadık, neyle gidiceemizi bilemedik filan. 40 yılda bir taksiye binelim "evet evet taksiye binelim" filan dedik, durduğumuz yerden taksi hariç bütün araçlar geçti. (Nostaljik tramvay dahil) Daha sonra tırıs tırıs özel halk otobüsüne bindik. Erdem's honki ponki house'a vardığımızda bizi Chet Baker sesleri karşıladı. Ama Nurla önderliğindeki kanziler olarak tabiysi bu duruma karşı hemen "Ne dinniyoz yeea" şeklinde sesimizi yükselttik. Ve bir U dönüşüyle hoparlörlerden yükselen sesi Erol Evgin'e çevirttik. Erol Evgin'in balon kovaladığı videoyu filan anarak eğlenceye giriş yaptık. O arada hasanpaşa boyz Erkan and Ozan da geldi, kadro tamamlandı. Tam kadro sahaya çıkmanın verdiği güvenle ve erik, cips, çerez, rom&kola ve feymıs viskileri sponsorluğunda uzunca bir süre eğlenildi. Fotoğraflar vidyolar çekildi falan. Bu kısımlar klasiş zaten. Yarro ve sikerto gibi yeni deyişler haznemize katıldı. "TAHYFUĞN HAAA"lar, "HAĞĞĞFIIZ"lar, "HAA TUNZAAAY"lar filan derken saat gece yarısını geçti. Buraya kadar hep okiş.

Aylardır Anadolu yakasına geçmeyip de Fenerbahçe'nin şampiyon olduğu gün geçen bahtsız kanzilerin kıta değiştirme yolculuğu başlıyor.

Honki ponki house'dan çıkıp minibüs caddesinden mi gitsek caddeden mi ikileminden sonra NEDENSE Cadde'den gitmeye karar verildi. Sanıyorum Cadde'den geçen Taksim dolmuşlarının bu kararda büyük etkisi vardı. Neyse ne, bi şekilde Cadde'ye inildi. Çılgın Fenerbahçe tarftarlarının sevinç gösterilerinin arasına düşüldü. Arabaların üstündeki çıplak ve göbekli ve çoraplı ve biralı amcalar, jipli Fenerbahçeliler (bu arada jipli Fenerbahçeliler birleşse şimdi tam bilemedim ama bi şeyler yaparlar yani kesin, baya çoklar) arabanın üstüne çıkıp erotik dans eden kadına "Aç aç açmayan cimbomlu" diye bağırışlar, dans eden kadına eşlik eden partnere "Godoş musun lan" diye mırıldanmalar filan eşliğinde bi şekilde Kadıköy'e kadar inildi. Bu arada tabii ki dolmuş namına hiçbi şey geçmedi yoldan.

Metrobüse geldiğimizde artık o kadar yorulmuştuk ki, "Lan tamam binelim şuna" dememizle önündeki hayvani sırayı görüp vazcaymamız bir oldu. Artık sabırlar tükeniyordu ki kendimizi bi taksinin içinde, taksiciye "Rıhtıma inicez, Taksim dolmuşlarının oraya" derken bulduk. İyi de oldu. Gittik baktık, makul bir sıra var ortamda. "Taam" dedik, "bekleriz". Bekledik de nitekim. Bekledik. Bekledik. E dolmuş yok. Dolmuş olmayınca dolmuş beklemenin de pek bi manası olmuyo takdir edersiniz ki. O yüzden yavaştan sıradaki insanların da duyabileceği şekilde "YA ACABA TAKSİ DOLMUŞ MU YAPSAK YEEAA" filan demeye başladık. Daha cümle bitmeden iki kişi ağımıza düştü bile. Akabinde grubun pazarlık master'ı Orbay'ı en yakındaki taksiciye doğru itikledik. Kıyasıya pazarlık sürerken o anda bişey oldu. Böyle bi bişey geldi. Ortalık toz duman oldu filan. Toz bulutunun içinden kocaman ve bomboş bir özel halk otobüsü çıktı. "BEYLEĞĞR TAĞĞKSİM"i duyduktan sonra taksiciye bırak eyvallahı eyv bile demeden kendimizi otobüste bulduk. Yer de bulduk. Ki kıta değişimlerinde yer bulmak çok önemlidir. Neyse. Mucizevi bi şekilde bindiğimiz 110, rıhtımdaki durağına da uğradı. Oradaki fakirleri de aldıktan sonra yola koyulduk. Biz kanziler olarak tabii ki de otobüsün EN çok konuşan ve EN sarhoş kişisinin önüne oturmayı bilmişiz. Bu kişi (EN çok konuşan ve EN sarhoş olan) sürekli Fenerbahçeli olmadığından (Beşiktaşlıymış), ama Fenerli olsa bu otobüsü nası da coşturacağından, ama işte napsın ki Fenerbahçeli olmadığından, ama olsa otobüsteki insanları yerinde oturtmayacağından ama maalesef Fenerbahçeli olmadığından dem vurup durdu ve yanındakine ve tabii hemen önde oturan bizlere maçta çektiği gürültüleri dinletti. Yanındaki vidyo izledi gerçi ama biz gürültü dinledik. Sonra aralarında
+Olm hep aynı yeri çekmişsin.
-E hep aynı yerde durduk amınakoyim napıyım.
gibi bir diyalog geçti.
Orda ben bayılmışım. Yok yok şaka. Bayılmamışım. Taksim'e gelmişiz. İndik, evlere dağıldık.

11 Mayıs 2011

22 Nisan 2011

Ayvayı yeniden keşfetmeye gerek yok bence

Bir erkeğin asli görevi ayva soymaktır dedim.
Ayva soyulmaz bi kere dedi.
Ya soymak dediğim dilimlemek işte dedim.
Dilimlenmez de dedi.
İyi zaten gücüm yetmiyo benim onu dilimlemeye dedim. Lan yoksa ayva yenen bi şey değil de ben mi bilmiyom dedim.
Ayva tahta kaşıkla oyularak ve limon ve tuzla yenir dedi.

Yıllardır ayva hakkında tek bi doğru şey bilmeden iyi gelmişim bu yaşıma diye düşündüm.

21 Nisan 2011

06 Nisan 2011

kısamesajspor

-Yemek var mı?
+Peyotedeyiz.
-Yazıklar olsun.

30 Mart 2011

Dampır bari en azından?

Merıbağ,
Bişiy sölicem.
Damper diye bi şey var ya hani, kamyonların sırtında, işte onun adı keşke tamper filan olsaydı. Damper çok kaba çünkü. Gerçi kamyon da pek zarif bi şey değil düşününce. Ama ne biliym, damper itici yani. Keşke olmasaydı. Ama artık her şey için çok geç galiba.

15 Mart 2011

TayyarAhmet

Tophane’de bir evde uyandı Tayyar Ahmet yanında meçhul abla garabet mi garabet dayadı ağzını musluğa yabancıyım buraya bu kusmuğa dedi kuyuya düşmüş it gibi telaşlı aptal bitkinim ama yine gelir beni bulur bu kafa moruk yok böyle bi sinema.

14 Mart 2011

Marcus

"Eee kimdi onlar?"
"Kimler?"
"Kimler mi? Az önce şekerlerini kafatasına gömmeye çalışan çocuklar."
"Ha, onlar mı?" dedi Marcus gözlerini ekrandan ayırmadan. "İsimlerini bilmiyorum. Dokuzuncu sınıftalar."
"İsimlerini bilmiyor musun?"
"Hayır. Okuldan sonra peşime düştüler. Ben de eve gitmememin daha iyi olacağını, böylece nerede yaşadığımı öğrenemeyeceklerini düşünerek buraya geldim."
"Çok teşekkür ederim."
"Sana şeker atmazlar ki. Onlar benim peşimdeydi."
"Peki, bu sık sık oluyor mu?"
"Daha önce hiç şeker fırlatmamışlardı. Bunu bugün akıl ettiler. Daha yeni."
"Ben şekerlerden söz etmiyorum. Benim dediğim... seni öldürmeye çalışan büyük çocuklar."
Marcus ona baktı.
"Evet. Sana daha önce de söylemiştim."
"Daha önce durumun bu kadar vahim olduğunu belirtmemiştin."
"Nasıl yani?"
"Birkaç tane çocuğun seninle uğraştığını söylemiştin. İsimlerini bile bilmediğin insanların seni takip edip, sana bir şeyler fırlattıklarını söylememiştin."
"O zaman bunu yapmamışlardı," dedi Marcus sabırla. "Bu yöntemi yeni icad ettiler."
Will çileden çıkmak üzereydi; eğer elinde bir şeker paketi olsaydı, bir bir Marcus'a fırlatmaya başlayacaktı. "Marcus, Tanrı aşkına her zaman bu kadar kalın kafalı mısın? Bunu daha önce yapmadıklarını anlıyorum. Ama uzun zamandır sana kabadayılık yapıyorlar."
"Ha, evet. O ikisi değil ama..."
"Hayır. Tamam, tamam, o ikisi olmasa da, onlara benzeyen diğerleri."
"Evet, Bir sürüsü."
"İşte. Anlamaya çalıştığım buydu."
"Bana sorsaydın."
Will mutfağa doğru ilerledi ve sonu hapiste bitmeyecek bir şeyler yapmış olmak için su ısıtıcısını çalıştırdı.
Nick Hornby - Bir erkek hakkında

31 Ocak 2011




Bazen,
bazı
roman
kahramanlarını/
kahramanlarımı
özlüyorum.

Keşke
onları
hep
cebimde
taşıyabilsem.

11 Ocak 2011

Çağımızın hastalığı: Pazartesi

Ergan: mekale yazıyorum sunum hazırlıyorum falan
internetin gelişimi için
ben: mekalele
Ergan: sosyal medya uzmanı olarak bikaç yere makale hazırlıyorum, çıkss*
ben: VAY AMK
ben: hadi ben yatıyom artık
uykum celdi
öperimsle
Ergan: hadi bay
ben de işime döneyim
ben: haydin
of daha pazartesiydi di mi bugün :(
Ergan: heyaa bi de pazartesi
ben: hallahım cuma olsun hemen yaa
Ergan: amına koyim böyle pazartesinin
ölelim ya
ben: en azından perşembe bari olsun
Ergan: sikicem
ben: neyse hadi yarın salı
anca bunu diyebildim teselli olaraktan
yatalım kalkalım da salı olsun bi an önce bari
hadi gömdüm
konuşuruk yarın
Ergan: öperims
şansın varken git yat
uyku ne güzel şeydir
hu nows

04 Ocak 2011

Peter Bjorn and John - Young Folks