23 Aralık 2009

Elif. Not Fethi.

Sevgili Yapı Kredi,
Öncelikle şu konuda bi mutabakata varmalıyız artık:
Ben Fethi Yıldırım değilim abi! Değilim.
Yıllardır her ay bıkmadan usanmadan 'Bu ay da gene keriz gibi milyarlar harcadınız, sağolun, sayenizde ihya olduk valla ehehe' diye mesajlar atıyosun. 'Sn Yıldırım, bu ay bikaç yüz bilyar daha harcarsanız size 3 tl değerinde vada vericez' filan diyosun. Bi de bunu söylemek için sabahın körünü seçiyosun. Naapıyosun sen Yapı? Hoşlanmıyorum senden olm. Çık git hayatımdan. Tabii böle söleyerek olmuyo biliyorum. 444ünü aramalıyım iki saat derdimi anlatmalıyım, sonra onlar lütfen 182yi tuşlayın filan demeli. Tuşlamalıyım. Orda karşıma robot çıkmalı. Robot olduğu yetmiyomuş gibi önce iki saat kredi kartı reklamı dinletmeli. Ben gıcık olmalıyım. Sonra o hışımla tekrar başa dönüp 444ü aramalıyım. İnsanla konuşabilme ihtimalimin sadece kartım kayıpmış gibi yaparsam var olduğunu bildiğim için kayıp şeysini arayıp orda karşıma çıkan insana 'Lütfen beni artık şu robotlara bağlamayın' diye çemkirmeliyim. Sonra üzülmeliyim sesimi yükselttim diye. Sonra Mustafa Hakkında Her Şey'deki garsona bağıran Fikret Kuşkan gelmeli aklıma. Filan.
Çok gözümde büyüyo. Bazen acaba numaramın 536sını 532 yapıp arasam Fethi'ye ulaşır mıyım diye düşünmüyor değilim. Evet biraz düz mantık bi insanım. Doğru. Ama yani ayda 24.345 tl harcama yapan bi insanın en azından bi 532li hattı vardır diye düşünüyorum. Tabii Avea ya da Vodafone çalışanı değilse. Bak gene düz mantık. Üf.

19 Aralık 2009

Mutsuz yazı

Dün bütün gün yağan ve dizilerde başroldeki bitürlü kavuşamayan çiftin kavuşma sahnesinde itfaiyenin tepeden su püskürtmesine benzeyen yağmurdan ve Lisa'nın farewell partisinden sonra artık bugün dinlenmeliymişim hakkaten. Dinlenince anladım. Saat 2de çılgın sırt ağrılarıyla uyandım. Tabi bunda gece baya bi tepindikten sonra sabah 6da yatmamın etkisi büyük.
Bütün gün evde şapşal şapşal oturdum, türk filmi filan izledim. Türkan Şoray ve Cüneyt Arkın oynuyodu başrollerde. Hayatım Sana Feda. Türkan Şoray kör. Yıllar önce bi adam (tabi ki cüneyt) buna çarpmış, kör olmuş bu. Şu araba çarpınca kör olma s.kini de kim başlattıysa tebrik ediyorum kendisini burdan. O ne lan öyle? Neyse Türkan baya kör böle, yalpalaya yalpalaya yürüyo filan, bi tane de ev arkadaşı var. Fatma.(Bütün türk filmlerinde olduğu gibi bunda da başrolün yancısının adı fatma yine.)Onla takılıyolar. Sonra cüneyt türkana aşık oluyo. kendini kör biri olarak tanıtıyo ona filan. Hatta iyice rolüne kendini kaptırıp kör karakteri için ayrı ev filan tutuyo. ilginç. Şimdi bundan sonra noolmuştu diye düşünürken fark ettim, gerisini izlememişim. ama bu tahmin edemem demek değil tabi ki. İlla ki o gözler açılacak, cüneytle mutlu sona varılacak. Bi tane film de şu 'Yaz Bekarı' kadar olamadı. Biraz yaratıcı olun, marjinal olun be olm. Herkes mutlu mu oluyo sanki hayatta. Bütün sonlar mutlu son mu ki sanki? Ayırın sevenleri nolcak! Bak ıssız adam yaptı bunu misal. Filmin takdir ettiğim tek yönü bu olabilir sanırım. Mutsuz son. Afferim. Helal olsun.
Hem sadece aşk için de geçerli değil bu. Bugün bi portakallı kek yapiym dedim mesela, o kadar uğraştım. Çırptım, çırptım karıştırdım, kendimi onla yarıştırdım. Yok, olmadı. Böle hamur hamur iğrenç bişey oldu. Al sana mutsuz son.
Bu yazıya başlarken de başka planlarım vardı ama bak şimdi nerdeyim. Bu da olmadı mesela. Neyse.

11 Aralık 2009

146B ve maavini. Çok gereksizdiniz.

146B. 5 yıldır İstanbul'da gördüğüm ve bindiğim en kalabalık, en havasız, en doritos panço kokan otobüstü.

Doğan Medya Tesisleri'nden çıktığımda rüzgar ve yağmur güçlerini birleştirmiş esip gürlüyorlardı. Elimde her an ters dönme ve telleri oraya buraya fırlama ihtimali bulunan 3 TL'lik bir şemsiyeyle durağa doğru yürüdüm. Fazla geçmeden bir Taksim otobüsü geldi. Son günlerin en zor dakikalarını geçireceğimden bihaber bindim. Akbili yuvasına otutturdum ve ayaktaki muavinin bana bakarak "geç bayan şöyle" diye seslenmesiyle artık yaklaşık yarım saat sürecek olan muavin diktasının altında ezilenlerden biriydim.
Muavin sarışın, mavi gözlü, genç bi çocuktu. İlk bakışta "ebleh" diye nitelendirebileceğiniz, karizmatik liderlikten fersah fersah uzak biriydi. Ama gelin görün ki dakikalar ve duraklar ilerledikçe bütün otobüs onun emirleri altında ezildikçe ezilecekti. Kendisinin uygun görmediği pozisyonlarda duranlara "abla sen şöle dön", "dayı sen geç aöle otur" filan diyerek otobüste hayal ettiği nizam ve intizamı yakalamaya çalışan muavinin bana "geç bayan şöyle" diyerek gösterdiği yere doğru ilerleyecektim aslında ama öyle bir yer yoktu. Yani evet orasının uzayda yer kapladığı bilimadamlarınca kanıtlanabilirdi belki ama o yere benim gibi minik bir insan evladının bile sığması mümkün değildi. Daha otobüse yeni binmiş akbili yeni basmıştım, otobüs habitatına henüz uyum sağlayamamıştım, yeniydim. Boş bulundum ve gösterdiği yere doğru bir adım attım. Resmen diktatöre itaat ediyordum. Dakka 1 gol 1'di. Bir anda kendime gelip "iyi de nası sığabilirim oraya sizce?" gibi son derece basit ama yine de dikkat çeken bir çıkış yaptım. Gözlerini dikip baktı bana. Sanırım içinden sövüyordu ve eğer tek bi kelime daha edersem içinden söylediklerini dışından da zikretmeye başlayacaktı. Sustum. Ama olsun, beraberliği yakalamıştım.
Otobüs ilerliyordu ve her durakta zaten ağzına kadar dolu olan otobüsümüze binmek için can atan onlarca insan vardı. Şöförümüz hümanistliğin doruklarında dolanıyor duraklardaki bütün insanlara otobüsün kapılarını sonuna kadar açıyordu. Gerçi açarken kapının sağından solundan insanlar taşıyor, yerlere düşüyor fakat şöför hala insan taşıdığını iddia edebiliyordu. İnsanlar otobüse bindikçe ben yavaş yavaş gerçekten de muavinin gösterdiği o olmayan yere doğru ilerliyordum. Adam benim oraya sıkışacağımı bilmiş olmalıydı. Gerçekten de ileri görüşlü bir diktatördü. Ben "iyi ki siyasete filan atılmıyor" diye düşünürken o orta kapıdan gelen homurdanmalara karşı "nası yer yok yeeaa, senin gibi daha 5 kişi biner oraya" diye bağırıyordu. Orta kapı halkının küçük çaplı ayaklanmasını bastırdıktan sonra şöför-arkası tayfasına dönüp "abla sen de şu çocuklarını kucağına al yeeaa, zaten bu yağmurda 4 çocukla taksimde ne işin var anlamıyom ki" dedi. Ben o arada dumur olurken yanımdaki (o olmayan boşluğu paylaştığım) liseli kız sırasıyla kAnKim, kANkaM ve AşKımm la mesajlaşmakla meşguldü. Bu yağmurda 4 çocuğuyla taksime gitmeye çalışan abla, kaybedeceği bir şeyi olmadığını düşünmüş olacak ki "hangi birini aliym kucağıma" diyerek diklendi muavine. Bindiğinden beri kankisi, kankası ve aşkısıyla mesajlaşan kız -ben de adeta bir terbiyesiz gibi bakmışım kızın kimlerle mesajlaştığına, şimdi fark ettim - kafasını kaldırıp "gavga çıkar mı ki?" dercesine bana baktı. "Yok bi şey yok, sen devam et mesajlaşmana, eve gitmeden diceeni de herkese evde şimdi annen baban bi ton laf eder sana elinde telefon görseler" dedim içimden ona. o arada zaten kankisinden mesaj geldi, tekrar telefonuna eğdi kafasını. Bu arada belki şöförün arkasında kalan mekanda bi hareketlenmeler oluyor olabilirdi ama o mahal tam arkamda kalıyordu ve gerçekten dönüp bakacak kadar manevra alanım yoktu. Artık tek dileğim kendimi dışarıya, örneğin bir fabrika bacası gibi karbondioksit oranının otobüse oranla daha az olduğu bir yere atmaktı.
Bu şekilde Aksaray'a kadar geldik otobüscek. Daha fazla dayanamayarak indim ve dönüp arkama bile bakmadan ilk gelen BOŞ Taksim otobüsüne bindim. İnsan gibi oturarak ve müzik dinleyerek eve vardım.

Diyeceğim o ki, bir gün 146B gelse, önünüzde durup kapılarını açsa bile binmeyin ona, ben yandım siz yanmayın bak tamam mı?
Hadi öptüm baay.

06 Aralık 2009

Mor ve Ötesi - Hayat

05 Aralık 2009

04 Aralık 2009

Listen, Little Man!

I'm afraid of you, little man, very much afraid, because the future of mankind depends on you. I'm afraid of you because your main aim in life is to escape--from yourself. You're sick, little man, very sick. It's not your fault; but it's your responsibility to get well. You'd have shaken off your oppressors long ago if you hadn't countenanced oppression and often given it your direct support. No police force in the world would have had the power to crush you if you had an ounce of self-respect in your daily life, if you were aware, really aware, that without you life could not go on for one hour. Has your liberator told you this? He called you "Workers of the World," but he didn't tell you that you and you alone are responsible for your life..

03 Aralık 2009

Akademisyen olma rehberi

Bu hafta kadın okurlarımla bir iktisadi ve idari bilimler fakültesinde asistan olmanın püf noktalarını paylaşacağım. Ben Marmara Üniversitesininkini baz alarak anlatacağım ama kolaylıkla diğer fakültelerde de uygulanabilir diye düşünüyorum.
Bir iibf de asistan mı olmak istiyorsunuz, akademik kariyer mi hedefliyorsunuz? Söylediklerimi harfiyen yerine getirirseniz olamamanız işten bile değil sevgili okurlar.
Öncelikle boyunuzun kısa olması tercih sebebi. Böyle 1.50m filan olursanız oldukça inandırıcı olursunuz, hiç göze batmazsınız. İyi olur. 2. olmazsa olmazımız kemik çerçeveli gözlük. Mümkünse kırmızı veyahut pembe çok uygun olur. 3. önemli metamız ise şal. Onsuz bir akademik hayat düşünülemez. Şalsız hiç kimseyi asiste edemezsiniz yani şal yoksa akademik kariyer de yok, unutun! Ne kadar çok şal o kadar şaşaalı bir akademik hayat. I mean it! Heyecanlı mıyız gençler? Akademisyen olmaya çok yaklaştık! Son olarak çirkin bir ayakkabı (markası fark etmez) giymek durumundasınız ve elinize de üzerinde "world politics" yazan bir kitap almanız lazım. Aldık mı? İşte tamam, bakın aynaya şimdi. Nasıl? Baya bildiğin asistan oldunuz işte. Gidin şimdi Göztepe iibf'ye istediğiniz gibi fink atın. Hadi hayırlı olsun.
Erkek okuyucularlar. Siz de mi akademisyen olmak istiyorsunuz? Sizin işiniz nispeten daha kolay. Bir adet Chino pantolon ve gömlek üstü v yaka kazakla işi halledebilirsiniz. Elinize bir adet kahve bardağı ve bir de sırtınıza sırt çantası taktık mıydı, tamamdır. İşte buyrun siz de oldunuz. Gidip gönlünüzce akademik hayata akabilirsiniz. Kolay gelsin. Hocalarıma selam söleyin.

21 Kasım 2009

Ya.rak gibi gün

Her insan gibi benim de bir güne başlama rutinim var. Hele işe başladığım şu son 1 ayda istisnasız her güne şu şekilde başlar hale geldim:
Sabah telefonumun alarmı çalar, bir kez erteleye basarım ama bokunu çıkarmam ikincisinde gözlerimi açarım. Gerçi yataktan çıkana kadar üçüncüsü çalar. "Geç kalıyom lan" deyip çıkarım yataktan, zaten deli gibi çişim gelmiştir hemen tuvalete koşarım. Yüzümü yıkarken alarm dördüncü kez çalar. Koşup kapatırım. Sabah sersem kafayla ne giyeceğime karar veremeyeceğimi bildiğimden akşamdan giymeyi planladığım kıyafeti dolaptan alır giyerim. Makyaj yaparım. Makyaj dediğim de gözüme kalem sürmek. Buraya kadar olan kısmın içinde sabit olmayan bir noktada balıklara yem vermek de var. Makyaj yaparken beni almaya hangi araç geliyorsa onun şoförü arar. Hemen iniyorum kapıya diye yalan atarım. Hemen inemem tabi. Çünkü kapıdan çıkıp ayakkabılarımı bağlarken içerde unuttuğum birşey gelir aklıma. Tek ayakkabımı çıkarıp diğerini çıkarmadan tek ayak üstünde zıplaya zıplaya eve girerim. Unuttuğum şeyi alıp çıkarım. Koşa koşa gidip araca binerim. Kapıyı örtüp bir "ohh" derim. Ve gün başlar...

Peki bugün ne oldu da ya.rak gibi gün diye başlık attın diyeceksiniz. Hemen anlatıyorum:

Şimdi. Önceki gece eve 5te ve içkili gelirsen sabah otomatikman akşamdan kalma oluyorsun. Bunu biliyoruz ofkors. Ama o halde sınava gitmek o kadar acı bir deneyim ki anlatamam size! Sabah alarma uyanıp 5 dakika içinde attım kendimi dışarı. İlginçtir ki telefonumu,saatimi ve kalemimi evde unutmuşum. Çok şaşırdınız dimi? Evet, ben de şaşırmıştım fark ettiğimde. Ayrıca sınava giriş belgemin de internetten çıktısını almam gerekiyodu ama haftalardır erteleye erteleye o sabaha bırakmışım onu da. Neyse ki evden çıkar çıkmaz aklıma geldi. Hemen köşedeki internet kafeye girdim. Daha önceki deneyimlerimden ne kadar sikko bir yer olduğunu bildiğim için "çıktı alabiliyorum dimi" diye sordum. Adam sanki çıktı kelimesini ilk kez duyuyormuş gibi baktı önce yüzüme. "Heh" dedim "gene başlıyoruz!" Neyse ilk kez duymuyomuş. İdrak etti bikaç saniye sonra. "evet evet" dedi. Ama sadece bir bilgisayar bağlıymış printera! Ve o da dolu! Allahtan çocuk o deli gibi oynanan silahlı oyunlardan birini oynamıyodu da rica ettim 2 dakika müsade etti bana. Bu sefer de pdf dosya açmıyo bilgisayar. Allahım! Ölür müsün öldürür müsün? Neyse, ikisini de yapmadım. Çıktım ordan. Devam ediyorum yola, tramvaya doğru gidiyorum, kırtasiyeye uğrayıp kalem filan aliym dedim. Kırtasiye tabi ki kapalı! Bu arada ben bunları yaparken elimde de bir adet cocacola zero var hareket kabiliyetimi iyice kısıtlayan. (Akşamdan kalmalığa kızarmış ekmek ve kola bire bir benim için) Şu ana kadar sınava dair hiçbir işlemi başaramadım farkındasınız. Yürüyorum ama gezmeye gidiyo gibiyim Cevizlibağa sanki. (Sınav da cevizlibağda buarada!) Neyse, o arada kontör, kartuş, cd falan ne bulduysa satan biyere girdim rica edip bir çıktı aldım. Tramvaya bindim, oturdum. Yanımda 2 tane acayip süslü püslü ve mavi lensli kız var ve birbirlerinin fotoğraflarını çekiyolar. Ama böle aynı pozu 50şer defa filan çektiler. Fındıklıdan Cevizlibağa kadar sürekli tekrarladılar bu işlemi. Üstelik de flaşı ve o "çılığk" sesini kapatmadan. O sesi duymamak için mp3ümü çıkarıp kulağıma taktım ama şarjının bitik olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Zaten böle ya.rak gibi bir günde de şarjının olması beklenemezdi. Neyse, bi ara birine bi telefon geldi, o arada durmak zorunda kaldılar. Aslında bence telefonla konuşurken de çekebilirlerdi ama bilmiyorum belki sadece tramvayda otururkenki pozlarından hoşlanıyolar. Telefon görüşmesinden sonra bana dönüp "Bitlis nerde, doğu tarafında dimi?" dedi. "Evet, Vanın yanında" dedim. Absürdizmin doruklarındayız o anda. O arada durağım geldi, indim. Sınava gireceğim okulu buldum, kantininden kalem aldım. Silgi de sordum. "Kalmadı" dedi kantinci. "Hata yapma lüksüm yok yeani, hehe" dedim. Tepki vermedi, bilmiyorum, anlamadı galiba. İşsiz insanlara hitaben "lan yetersiz ulviler niye gelip kapıda kalem silgi satmıyonuz?" dedim içimden. Sınav saatini beklerken, kantindeki televizyonda Cennet Mahallesi açıktı, onun repliklerine maruz kaldım bisüre. Can sıkıntısından çantamı karıştırırken pürel görüp "dur bi dezenfekte olayım" dedim ama demez olaydım. Buram buram alkol kokusu yüzünden kusuyodum az daha. Kusmadım. Kalktım sınıfımı buldum, kapıdan girerken cep telefonu kontrolü yaptılar. "Yok benim" dedim. Kadın o anda benim ne kadar kurallara biat eden bir insan olduğumu filan düşünmüştür heralde. Gerçi anarşik de sayılmam. Neyse, girdim oturup sınavımı çözdüm. Kalkıp tekrar tramvaya yürüdüm. Tempocu gazetesi okuyan bir amcanın yanına oturdum. Amca elindeki kalemle "Detroit canavarı ağır basıyor" yazan haberin altını çizdi. Belli ki o da Detroit canavarına basacaktı. Tramvay Fındıklıya geldiğinde inip eve doğru yürürken aklımda sadece uyumak ve çikolata yemek vardı. Eve gelip çikolata yiyip uyudum. Hedeflerime ne pahasına olursa olsun ulaşan bir insanımdır! Evet.

20 Kasım 2009

Gergin melankoli

DeVotchKa - Dark Eyes

19 Kasım 2009

Artık gazetelerde Avrupa Birliğinin komisyonuna, konseyine, parlamentosuna ve bilimum yönetim teşkilatlarına dönemsel başkan seçilen insanlar sadece Türkiye hakkındaki görüşleriyle kategorize edilmesin, her seferinde "Türkiye karşıtı başkan" ya da "Türk dostu başkan" manşetleri atılmasın, lütfen, çok rica ediyorum bi kısım medya! Bu kadar düz insan olmayalım lan.
Bir de Türk milli takımı maç kazanınca yurtdışındaki bilmemne della sport filan gazetelerinin maçla ilgili başlıkları sıralanır ya hani! Ona da çok fena kılım bak. Buna vaktiyle Umut Sarıkaya bir karikatüründe değinmişti ama bulamadım şimdi onu, o yüzden belgelerle konuşamıyorum. Neyse işte, bu iki özelliğimizden vazgeçersek şahane bir halk olmaya doğru çok önemli bir adım atmış olucaz bence. Hadi bakalım.

17 Kasım 2009

Merılinmonroö

Bu bebeği benim bebek çekmiş. Severim diye düşünmüş, bilgisayarıma arkaplan yaparım diye bile düşünmüş ve 'o an' basmış deklanşöre. Ne de güzel basmış. Ne de harikulade basmış. Afferim benim bebeğe. Canım bebek. Öptüm.

14 Kasım 2009

Stacer

Geçen gece Çağlayla yine bir "kaçırdığımız dizileri YouTube'dan izlemece seansı" tertip ettik. Oturup hafta içi izleyemediğimiz ya da birini izlerken diğerini kaçırdığımız dizileri teker teker yutuptan izlemeye koyulduk. Ama diziler 90 dakikayı doldurmak adına o kadar gerzek sahnelerle dolu ki fenalıklar geçire geçire, atlaya zıplaya 90 dakikalık dizileri sadece sevdiğimiz oyuncuların sahnelerini içeren kısımları izlemek suretiyle 15er dakikada izledik. Bu sefer de ne izlediğimizden bişey anladık, ne de habire ileri sarmaktan keyif alabildik. Düşündük taşındık ve bu işkencevari eylemden kurtulmak adına eve bi stajyer almaya karar verdik. Fazla bir beklentimiz yok bu arkadaştan. Kendisine bir dizi listesi vericez. O diziler izlenecek, gerekli görülen sahneler moviemakerda kesilip biçilip kısa bir dizicik haline getirilip bize sunulacak. Misal, biz adeta Beyaz'ın psişiği gibi, es-es izlemek istemiyoruz ama berk hakman, erdal beşikçioğlu ve ahmet rıfat şungarı izlemek istiyoruz. Tam da bu noktada stajyerimiz devreye girecek ve bizi dizinin bilimum diğer saçma sahnelerinden kurtaracak. Örneğin, Aşk-ı memnu'nun mutfak tayfasını bidaha sonsuza dek hiç bir projede görmek istemeyecek kadar nefret ediyoruz onlardan biz. O kısımlar rapordan komple çıkmalı. Ha, oldu da çok elzem bi sahnede onlar da var çıkaramıyo stacer, o zaman aklını kullanıp mozaiklicek! Ayrıca o "ednan bey" diyen moruğun da sesini kapatcak! Durum kısaca bu.

Stajyerimizde aradığımız nitelikler aşağıdaki gibidir:

-Üniversitelerin ilgili fakültelerinden mezun
-Benzer pozisyonlarda minimum 1 yıl deneyimli
-MS Office uygulamalarına hakim
-Windows Moviemaker uygulamasını etkin bir şekilde kullanabilen
-İyi derecede ingilizce bilen (çünkü gossip girl filan da izletebiliriz zamanla)
-Seyahat engeli olmayan (bu manasız bir madde oldu, evet)
-Askerlikle ilişiği bulunmayan (erkek adaylar için)
-Öğrenmeye istekli ve bilhassa meraklı
-Analitik düşünebilen (dizileri anlamak için değil tabi)
-Sistematik çalışan (aksama olsun istemeyiz)
-Avrupa yakasında ikamet eden

stajyerler aranmaktadır.
İlgilenenlerin Kazancı 29/8 e şahsen başvuruda bulunmaları gerekmektedir.

Artı, tabi ki prezentabl olmalıdır. Onu yazmaya gerek bile duymadım.

09 Kasım 2009

Uyanamiyööm!

"Uyanamiyööööm" dedi. Yıllardır devam zorunluluğu olmayan okulunun sabah derslerinin hiçbirini "aman da bu da benim dersimmiş" deyip sevememiş hep öğleden sonraki derslere sabahkilere nazaran daha gönülden bağlanmıştı. Gerçi öğleden sonrakilerin de "günü yiyo" gerekçesiyle itilip kakıldığı oluyordu ama yine de ders programına bakıp dersin 2'de başladığını görünce duyduğu mutluluk tarif edilemezdi. Daha o anda, ertesi sabah uyanıp saatin 11 olduğunu gördüğünde yaşayacağı büyük sevincin heyecanı sarardı benliğini. Hayatının bir gününe daha erken uyanmayarak başlamış olmanın verdiği zafer hissi. İşte bu hissi çok seviyordu..

Yukarıda bahsi geçen kişi benim. 12 senelik zorunlu eğitim yılları boyunca sabah erken uyanmaktan nefret ettim. Gerçi geç uyanmaktan da nefret ediyorum. -Evet adeta bir gıcık şirinim!- E ama uyanmam da lazım. Nasıl olucak hiç bilmiyorum. Yani sabah 8-9 erken kabul ediliyo benim bünyem tarafından. 11-12 de geç olmuş oluyo. 10 iyi bak. 10 iyi. Ama 10 da uyanınca da hiç bişeye uymuyo. Sabahki işine geç kalmış, öğleden sonraki iş için erken uyanmış oluyosun. O yüzden 10'u da pek sevmiyorum. Neyse uyanma saati konusundaki düşüncelerim kısaca bunlar.

Şimdi biraz da uyuma saati konusunda konuşalım. Belli bir uyku saatim yoktur. Annemin yıllarca erken yatma fikrini bana aşılamaya çalışmasına rağmen bundan zerre etkilenmedim bilakis geç yatmayı kendime alışkanlık edindim. Erken yatmam, erken yatmaya karar verdiğim gecelerde de en iyi ihtimalle 1de filan uykuya dalarım. Hatta istersem hiç uyumam. Paşa gönlümün bileceği şeyler bunlar... Velhasıl, sabah uykusunu severim daha ziyade.

Ama.
Gece uyumayı sevmemem demek sabah 5.30'a kadar çalışmam demek olmamalı diye düşünüyorum!

29 Ekim 2009

Vali Muammer Güler

Bugün iş arkadaşım(!) Erkan Bey'le sohbet ederken laf son günlerin gözde topiği domuz gribine ve cuma günü okulların domuz gribi yüzünden tatil edildiğine geldi. O an artık biraz olsun büyüdüğümü, okulların tatil oluşunun beni hiç ilgilendirmediği, bayram tatilinde çalışıp çalışmama hesapları yapılan o zalim bizınıs dünyasına adım attığımı idrak ettim aniden. Aklıma lisedeyken kar yağdığı zamanlar Klas Tv'nin başına geçip Vali Muammer Güler'in okulları tatil ettiğini müjdeleyen altyazıyı beklediğimiz günler geldi. Duygulandım bariz. Altyazı geçer geçmez herkes birbirini aramaya koyulurdu. Hatta bir keresinde 10 gün boyunca aynı süreç tekrarlanmıştı da manyak olmuştuk hepimiz. En son yani ertesi günün tatil olmadığı o lanet gün altyazıyı beklerken çıldıranlar filan olmuştu hatta. valla.

Akşam eve geldiğimde bugün İstanbul'da birden bastıran kış ve yağmur zaten moralimi bozmuşken Yaprak Dökümü'nde dizinin tek seviyeli kişisi Cem'in ölümüyle karşılaştım. (Bu da "dün gece bi filmle karşılaştım" gibi oldu, hehehe, cümlenin sahibesi kendini biliyör) Cenaze sahneleri filan iyice bitirdi beni. Necla (Cem'in karısı - bilmeyenler için yazıym dedim ama bunu bilmeyen bi insan evladı yok artık etrafta, hiç beni kerizlemeye çalışmayın hepiniz Cem'i, Oğuz'u, Leyla'yı, Adnan'ı hatta matmazeli tanıyosunuz!) ne diyodum? cümlenin başı çok uzakta kaldı, hım, Necla haklı olarak sürekli ağladı, Ali Rıza Beyamca klasik "dur şunlara bi konuşayım da felekleri şaşsın, özellikle de ailelerinden uzakta yaşayan regl dönemi öncesi ruhi çalkantılar yaşayanlarını hedef alayım da bi güzel ağızlarına sıçılsın" temalı konuşmalarından birini yaptı, böyle içim karardıkça karardı. O adam kardeş mevzusuyla ilgili konuşmasın artık istemiyorum ulan! Neyse Yaprak Dökümü içimizi güzelcene bunalttıktan, başımızı güzelcene ağrıttıktan sorna oturup defalarca Cem Karaca'dan Bu Son Olsun dinledik evde, ancak toparlandık. "Ayy olsa da dinlesek" dediğinizi duyar gibiyim sevgili okurlar. Merak etmeyin Elifella Times siz saygıdeğer okurlarını unutmadı, alın hemen alttaki zımbırtıdan siz de dinleyin, eksik kalmayın..

Cem Karaca - Bu Son Olsun

14 Ekim 2009

Absolutely!

"Dedikodu"
connecting people!

bu böyle arkadaşlar.evet.

09 Ekim 2009

Arbeit nah! frei

Yenibiriş! Bak sana zaten bana karşı ilgisiz tavırların dolayısıyla kılım. Böle çalışmak mutluluktur filan yazıp iyice gıcık etme beni! Zaten dünyanın en itici maskotunu bulup koymuşun oraya sinirim oynadı görünce! Ayrıca benim için en uygun iş fırsatının satış danışmanlığı olduğunu nerden çıkardın acaba, onu da ayrıca konuşucaz senle! Ama şimdilik tehditlerim bu kadar.

03 Ekim 2009

M.M. Diyor ki:

"Bazı anlarda yüzün aldığı bir ifade sevenin belleğinde sonsuzlaşır, insan o ifadeyi herşeyden çok daha fazla özler. O yüzün sahibiyle günün birinde darıldıktan, ayrıldıktan hatta ondan nefret ettikten sonra bile, o ifadeyi özler. Bir andır o, ama bütün zamanlara siner."

İşte o ifade: Evet, tıklıyoruz buna.

02 Ekim 2009

Yaz geçer, iyi gelir sözcükler..

Yaz bitti. "Nerden anladın?" derseniz -beni ev halimle görmüş olan bi kısım arkadaşım için sölüyorum-gerçi beni bütün arkadaşlarım ev halimle görmüştür mutlaka- orta sondayken aldığım ve bana hala bedenlerce büyük gelen o beyaz-sarı-lacivertli arena "eşortman" üstüm var ya, heh işte onu giymeye başladım ben, ordan anladım.
Bu yaz iş bulma açısından ne kadar verimsiz geçtiyse komşuluk ilişkilerimi güçlendirme açısından da bir o kadar verimli geçti. Dün akşam yokuştan meydana doğru yürürken bilimum çevre esnafa gülümseyip "iyakşamlar" demekten nefessiz kaldığımda farkettim bunu. Kendimi çok "mahalleli" hissettim. Böle mahalle teyzesi filan gibi. Yani ben camdan sarkıp "Serkaaaan, iki ekmek" diye çığırsam, Serkan ve ben de dahil kimse garipsemicek sanki. Gelicek koyucak ekmekleri sepete sonra da "çiyeeek" diye bağırcak sanki. Acayip bi duygu..

26 Eylül 2009

?

s: sende farmville gelsene gızıım, çok eylenceli
e: yok ben istemem öle tarla marla ot. sevmiyom.
s: traktör aldım gezdiririm seni onla ama
e: ayy aşkıım vallamı, güle güle kullan. hadi kazasız belasız..

25 Eylül 2009

Melaba sweeter home

Yeni evimize taşındık, hatta nerdeyse 1 hafta oldu. Ufak tefek tesisat işleri mahallemizin elektrikçisi, İlker Aksum görünümlü Musa tarafından yapıldı. Bu süreç beni gerçekten çok zorladı. Musanın tesisat işlerini 3 güne yayması, benim 3 gün boyunca asla söylediği saatte gelmeyen Musayı sürekli aramam ve Musanın mütemadiyen bana çalarkendinlet şeysi kapsamında İsmail Yk-Ebru Gündeş düeti olduğunu sandığım çok acayip bi şarkı dinletmesi.. Zordu ama geride kaldı. Şimdi artık keyif yapmaya geldi sıra. Yıllardır hasretini çektiğimiz koltuklar sonunda geldi. O eski illet çekyatları gözlerinin yaşına bakmadan sokağa attık.(Çok gaddarız.evet.) Salonumuz yukardakine oranla küçük olduğundan koltuklar biraz fazla samimi gerçi, nerdeyse iett otobüsünün birbirine bakan 4lü koltukları kıvamında ama biz fazlasıyla memnunuz. Koltuklar dışında pek bi değişiklik yok aslında. Parkeler var lüks namına.-Şu hayatta hiç bir lüks beni 2 kat az merdiven çıkmak kadar sevindiremez.O ayrı - Bi de çalıştığına hiç ihtimal vermediğimiz Toyo marka klimamız var!
Yine biz varız işte içinde! Gelin buyrun bekleriz..

19 Eylül 2009

Hoşçakal sweet home

Bu gece evimizde son gecemiz..
Toparlanma telaşı bitince fark ettim bi anda.
4 yıl acı-tatlı-ekşi anılarla geçti gitti.
İskiden Ahmet bey amcalar, Bedaştan havuç kafa amcalar geldi. Polarlı, patikli soğuk kışlar, klima özlemiyle sımsıcak yazlar geçti. Kalabalık yılbaşı akşamları, bomboş bayram günleri, bunaltılı bütünleme geceleri, stresli Bali arifeleri oldu. Eski sevgililer gitti, sevgililer kaldı. Yeni yeni komşular geldi, Levent Abi ve Taylan Biraderler gitti. Serkan Bakkal canımız ciğerimiz oldu, Salih tabuda ipucumuz oldu. Anneler, babalar, koliler geldi. Anneler, babalar, boş kavanozlar gitti.
Biz hep burdaydık.
E, biz yine burdayız!
Sadece 12 numaradan 8 numaraya taşınıyoruz.
Ama yine de bi hüzün dalgası yok değil. Var.

16 Eylül 2009

Son gelişmeler

Melaba Bilog,
Bir sürü bir sürü şey oldu ama yazamadım uzun zamandır.
Öncelikle, Nurla gitti! Bildiğin pılı pırtı toplayıp gitti yani. Pideler diyarı Samsun'a yolcu ettik geçen gece Okmeydanı Ulusoydan. Herkes biraz buruktu ama kimse hıçkıra hıçkıra ağlamadan atlattık o geceyi.
Şimdi bikaç gündür de taşınma telaşı var evde. 2 alt kata 8 numaraya taşınıyoruz. Çağla da yeni ev kardeşi olucak. Haftasonu taşınma işleri biticek sanırım. Bayramda ev taşımaya bayılırım diyen arkadaşlar bana özel mesaj atıp yardım talep edebilirler..
Bunların dışındaa..
Geçen hafta Orbay'ın doğum günüsü vardı Seksek'te. Erdem-Nurla ve ben gitmeden bi hediye almak istedik. Düşündük ve Orbay'ın en sevdiği şarkıcı Çelik'in bi cdsini almaya karar verdik. Şu anda isim verip beleşe reklamını yapmak istemediğim cd satan bir tükana girdik. Tam türkçe pop kısmısına doğru ilerlerken bir de ne görelim: Bir kadın! Hem de türk bile değil! Ve elinde de dükkandaki tek Çelik cdsi! Hemen görevli çocuğa dönüp üzgün köpek bakışı attık ama nafile! "Yıllardır burda duruyo o cd kimse almadı, şimdi aynı anda 2 müşteri, ilginç!" dedi çocuk. "Çok konuşma be zevzek!" dedim ben içimden 2 saniye önce gelememiş olmanın siniriyle. Neyse ordan tuttuğumuzu koparamadan çıkıp yine ismini vermeyeceğim bir diğer cdci dükkanına girdik. Nihayet orda bulup gönül rahatlığıyla peşimizden atlı kovalamaya kovalamaya aldık ve çıktık. Sonrasını merak edenler Gariuban gariuban kapı kapı dolaşıp seni arıuuyaaan.. adlı linkimize tıklayıp meraklarını giderebilirler efendim..
Hoşçakalın, mutlu kalın..

01 Eylül 2009

31 Ağustos 2009

Son Dakika!

Bugün Sabri ve Şapşiyi ayırdık. Evet! Vaftiz babaları Erkan ve ben bunu yaparken gerçekten üzüldük. Ama yapmak zorundaydık. Günlerdir benim biricik Şapşime, ilk gözağrıma bi rahat vermedi o Sabri ayısı! Dibinden ayrılmadı, arkasından sinsi sinsi yaklaşıp onu korkutup durdu. Neden sonra anladık ki, Sabri Şapşiyi öpmeye değil yemeye çalışıyorduuu! Zavallı Şapşicik de artık paranoyak olmuş, Sabriden köşe bucak kaçmaya başlamıştı. Ama takdir edersiniz ki fanusun içinde köşe bucak kaçmak biraz zor olduğundan yavrucak adeta işkence çekiyordu. Bu zulme daha fazla tepkisiz kalamazdık! Ve Sabriyi F tipine (kavanoza) aldık! Bunlar da basına yansıyan ilk fotoğraflar:

Sabrinin cezasını çektikten sonra yeniden takımla birlikte çalışmaya başlayacağı da sızan haberler arasında. Bakalım. Zaman göstericek..

30 Ağustos 2009

Karşı Pencere

2 gündür cam pencere açık salonda takılıyoruz.(Şapşi, Sabri ve ben) Canım feci sıkıldığından habire camdan bakıyorum.(ben) Uzun zamandır resmen hayatlarını kıskandığım bir çift var karşı apartmanda. Camdan bakarken çaktırmadan evlerinin içini gözetliyorum sürekli.(2 yıldır filan) Ama bugün bir başka keyiflilerdi. Acayip özendim onlara. Bi de isim taktım çiftimize ben kendimce; Tolga ve Çiğdem diyorum, çünkü tipleri tam bir Tolga ve tam bir Çiğdem. Kız belki başka bişey de olabilir ama çocuk kesin Tolga! Neyse işte bunlar bugün bütün gün keyif yapıp beni çatlattılar! Çiğdem mutfakta biraz oyalandıktan sonra turuncu küçük ibriğiyle (çiçek sulama şeysine ne deniyodu unuttum!) çiçeklerini suladı, bu sırada Tolga evin içinden terasa açılan merdivenlerden yukarı çıktı ve terastaki masaya oturup soğuk olduğunu tahmin ettiğim birasını boğaz manzarası eşliğinde yudumladı. Çiğdem kuruyan çamaşırları katlarken Tolga da terasın arka köşesindeki tanımlayamadığım birşeyi tamir etmeye çalıştı. Başardı mı bilmiyorum ama kısa süre sonra dönüp yerine oturdu. Bu sırada evde işini bitiren Çiğdem de terasa çıktı birlikte oturup keyif yaptılar akşama kadar. Ben de evde sıkıntıdan çatladım. Pöff! Bu böle olmaz ama yaa, devlet buna bişey yapması lazım artık!

27 Ağustos 2009

Serhat gitti!

Başa döndük tekrar. Şey gibiyim. Wordde sayfalarca yazı yazmışım, bitince sevinmişim bitti diye ama sayfayı kaydetmeden kapatmışım gibi. Çok gıcık!

İlk gidişinde beni neyin beklediğini tam olarak bilmiyodum, hayatımda bi değişiklik olucaktı ve kötü de olsa onun heyecanı vardı sanki. Bu sefer beni tam olarak neyin beklediğini biliyorum -Yine msn başında saatler, yine telefonlar, mesajlar, orda şimdi saat kaç hesaplamaları, mailler, tek başına yıldönümleri, geri sayımlar vs.- ve bundan hiç hoşlanmıyorum! Çünkü çok yaşlandırıcı,ağlatıcı, hayattan soğutucu, yaşama sevincini öldürücü şeyler bunlar..

Yaa, öle işte..

26 Ağustos 2009

Sabri


Şapşinin tek başına sıkılacağını düşünüp arkadaş aldık ona bi tane. Adını da Sabri koyduk. Rengi sarı ve sürekli oraya buraya koşuyo! Sabri Sarıoğlunu hatırlattı bize kendisi, o yüzden bu ismi uygun gördük. Onun sayesinde Şapşi de biraz hareketlendi, miskinliğini attı üzerinden. Hatta baya kıran kırana mücadele var, kraker savaşları yaşanıyo fanusta!

Sabri (isminden de anlaşılacağı gibi) erkek. Arada Şapşiye kur yapıyo. Gözümden kaçmadı. Böle gidiyo sürtünüyo filan! Hatta az önce dudağından öpmeye çalıştı ama Şapşi çok mutasıp olduğundan kaçtı hemen olay yerinden. Bayat numaralar bunlar tabi ama sonuçta onların da ortamları farklı. Ancak o kadar oluyo demek ki. Görmezlikten geliyorum zaten utanmasın çocuklar diye, rahat rahat flört etsinler. Sabri Şapşiden büyük gerçi biraz ama olsun erkeğin olgun olması iyidir diye düşünüyorum..

Yalnız Sabrinin biraz bağırsaklar bozuk sanırım. Sürekli kaka yapıyo. Sonra kız görmesin diye yemeye filan kalkıyo kakasını. Canım ya. Çok saf!

Öle işte. Takılıyolar fanuslarında. Bi gelişme olursa (öpüşürlerse filan mesela) haber veririm size yine sevgili elifella.blogspot ahalisi..

Öpücükler..

25 Ağustos 2009

Şapşi

Bu benim yeni (ve ilk) balığım. Adı şapşi. Sevgilim onun yokluğunda oyalanıym diye hediye etti bana bu şapşiriği.
video
Bugün Serhatla beraber Mecidiyeköye gittik sırf bu Şapşi'yi bulabilmek için. Profilonun karşısında kocaman bi petshop vardı, girdik, içerde bissürü balıklar köpekler var. Önce köpeklere doğru meyillendik. 2tane minik golden bi kafeste duruyolardı, bi tanesi Serhatı acayip sevdi. Ona doğru zıplamaya filan çalıştı camın içinden. Bana pek pas vermedi :( Sevgilim de köpekçiği çok sevdi, üzüldü kafeste kaldığı için, dudakları düştü hemen aşağı :( Sonra balıklara doğru gittik ama balıklarla ilgilenen amcayı hiç sevmedik. Biz orda çocuklar gibi şeniz, balık seçmeye gelmişiz, adam bütün şevkimizi kırdı. Mıymıy bişiler söylendi yok o onda yaşamaz, o ölür bilmemne. Neyse sinir olduk çıktık. Tam umutsuz umutsuz yürürken ben bi pasaj gördüm ve sanırım Samsun çiftlikteki içinde petshop olan pasaja benzetip burda kesin vardır diye girdim içeri! Harbiden de vardı kuş ve balık satan bi dükkan. Hem çok da tatlıydı amca. Kocaman fanus, süslü taşlar, yem ve Şapşiyi 20 liraya aldık çıktık. Sevgilim öle heveslendi ki Şapşiyi evine yerleştirmek için resmen koşar adım yürüdük. Eve geldiğimizde daha ben ellerimi yıkayıp pijamalarımı giyerken Serhat çoktan Şapşiyi yerine yerleştirmişti. Sonra dakikalarca oynadık onla. Sohbet ettik. Evde ilk günü olduğundan bi kıyak geçip bütün yem verdim ona (amca yarım demişti aslında) Sonra bu Şapşi yemi olduğu gibi yuttu! Bu arada Serhat da balığa seslendirme yapıp boğulma sesleri filan çıkarmaya başlayınca öyle korktum ki ilk günden ölücek sandım! Ama 2 dakika sonra olduğu gibi çıkardı yemi ağzından geri, sonra da tırtıklamaya başladı. Bu arada Serhat hala balığa seslendirme yapmaya devam ediyodu..

18 Ağustos 2009

Dolma

Meğer dolma yapmak ne zevkli bir uğraşmış sevgili blogçular..

Herşey markette dolmalık biberleri görüşümle başladı. Artık kabak, taze fasülye ve mantar yemeklerinden bıkan ben nasıl yapıldığı konusunda hiçbir fikrim olmamasına rağmen dolmalık biber almaya karar verdim. Eve gelip hemen yemek sitelerine saldırdım, portakalağacı.com sizin afiyetolsun.com benim gezip tarif okudum. Okuduklarımdan hiçbiri aklımda kalmamasına rağmen uydura uydura baya başarılı bir iç hazırlamayı başardım. Buraya kadar her şey güzeldi. Ama sıra dolmaların şapkalarını çıkarmaya geldiğinde elim ayağım tutuştu. Bikaç kez evde annem yaparken yanına gidip deneyip nasıl da dolmaları mundar ettiğimi hatırladım. Ama yılmadım canlarım. Resimde de görebileceğiniz gibi işimi son derece ciddiye alarak çalıştım ve dolmaları ziyan etmeden oymayı başardım. Sıra pişirmeye geldiğinde ise sevgili Orbey Ünsay arayıp Yıldız Parkına top oynamaya davet etti bizi. Kendisi çok sevdiğimiz bi arkadaş olduğundan kıramadık hemen gittik. Hemen gittik derken Yıldız Parkının hangi park olduğuna karar verip ve yolda insancaazlara sorup yolu öğrendikten sonra hemen gittik demek istiyorum. Dolmalarım tencerede öylece yatıp pişmeyi beklerken ben parklarda bahçelerde cirit atıyordum ama aklım da dolmalardaydı. Neyse ki kısa süre sonra hava kararmaya başladı ve parkın sulanma vakti geldi. Biz de evlerimize yollanmak durumunda kaldık. Erkan-Serhat-ben hemen eve koşup dolmaları pişirip afiyetle yedik. Ceren ve Dilara da yemekte bizleydi. Sölemesi ayıp herkes parmaklarını yedi. Ve sınırlı sayıda olduğundan dolayı hemen tükendi. Ama en kısa zamanda tekrarlıcam sevgili okurlar. Afiyet olsun dediğinizi duyar gibiym. Gelin birlikte olsun.

13 Ağustos 2009

Into the Green: İstanbul-Batum-Hopa-Artvin-Şavşat-Vel

Bilogcuğm;

1 haftadır yokum,farkındayım, haber de veremeden gittim, onu da biliyorum ama bütün ailenin annanemlerde toplandığını ve sabaha kadar pis 7li oynayıp gülmekten altlarına kaçırdıklarını duyunca duramadım artık daha fazla,atladım gittim..

İstanbul-Artvin arası otobüsle 24 saat sürdüğü için ve benim yıllardır otobüs yolculuklarında iflahım söküldüğü için uçakla Batum'a gidip ordan Şavşat'a geçmekte karar kıldım.Thy Hopa-Batum seferlerini ortak yapıyor ve yolcuları Batumdan Hopaya Havaşla taşıyor. Bu yarım saatlik yolculukta yolcular da Gürcistan'ı gözlemleme şansı buluyor.-Allahım yine pazar eki tadında ilerliyorum!-

Uçakta Gürcüler telefonlarını kapatmayarak, tuvalette sigara içerek ve kahvaltıda bira ve/ya viski içerek hemen ortamda sıyrılmayı bildiler.[Tebrik ediyoruz kendilerini] Yanımda Arhavili bir Selim Bey oturuyordu.Ben B koltuğunda oturduğumdan ve 2 kişinin arasında zaten dar olan uçak koltuklarında sıkıntıdan patladığımdan sürekli kıpırdandım,oflayıp pufladım.Sıkıldığımı anlamış olacak ki "İstersen yer değiştirebiliriz" dedi.Teşekkür edip iyi olduğumu söyledim.İlerleyen dakikalarda Selim Bey oflamalarıma çeşitli dergilerle olsun, dizime sürpriz olarak bıraktığı ıslak mendillerle olsun çareler bulmaya çalıştı.Buradan Selim Beye ve diğer nazik insan evlatlarına teşekkür ediyor ve "Hep böyle kalın" demek istiyorum..

Size biraz Batumi gözlemlerimden bahsedeyim: Batum coğrafik olarak yurdun kuzey doğusundan farklı değil.Gayet dağlık.Ama tabi Karadenize kıyısı var. Karadenizdekinin aksine kadınlar elbiseleriyle değil mayolarıyla giriyo denize.Bunun dışında pek bi farkı yok yoksulluk, sefalet, döküntülük ilk bakışta yakıştırılacak tanımlamalar..

Hopada indikten sonra Artvin minibüsüne bindim ve Kazım'dan Karadeniz türküleri dinleyerek barajın etrafından yolları tırmanırken yüzüme acayip bi gülümseme yayıldı.Uzun süre öylece gülerek yollara bakındım.Ege'ye Akdeniz'e tatile gittiğimde hep hissettiğim o yabancılık ve eksiklikten eser yoktu o anda..
Artvinde inip yolun en zor ve en kıvrımlı kısmının beni beklediğini fark ettiğimde o gülüş biraz eksildi gerçi ama yine de mutluydum.

O sabah 8 de gözümü açmamla başlayan yolculuk akşama doğru [sanırım saat 6ya geliyordu] bitti.Ve o andan itibaren ailecek mütemadiyen hamur işi yiyip pis 7li oynadık. -"Tekim!" -"Nah teksin!"[Burada A, 7 ya da joker atılıyor] diyaloglarıyla bezenen pis 7li seanslarının dışında sessiz sinema, nesi var, çot gibi geniş bir yelpazeye yayılan oyun çeşitlerinin hepsini oynadık ama pis 7liden aldığımız tadı hiçbişeyden alamadık.Derken yine İstanbula dönme vakti geldi çattı,en yakın zamanda görüşmek umuduyla sevdiceklerimi arkamda bırakıp eve döndüm.Fark ettiyseniz dönüş yolculuğunu kısa kestim. Zira babam arabayla Hopaya kadar bıraktı, uçakta bir Selim Bey yoktu ve hiçbir yerde Kazım çalmadı. Dolayısıyla anlatmaya değecek birşey yoktu.Zaten olsa bilirsiniz anlatırım sevgili okurlar.Öpüldünüz..

05 Ağustos 2009

Eski sevgilinin düğününde halaybaşı olmak

Hepimiz geçen hafta gazetelerde bekarlığa veda partisinde eski sevgilisiyle basılan kadını okuduk. Kimimiz güldü, kimimiz takdir etti [hangimiz bilmiyorum] kimimiz ise küfür etti, allah belasını versin bu kadın milletinin filan dedi. Buraya kadar güzel, yani güzel dediysek olayın güzel bi tarafı yok tabi ama en azından ortada cinayet filan yok, buna sevinebiliriz. Bu ablamız artık nasıl cevval bir kişiliğe sahipse, susup pısıp dizini kırıp oturmak bir yana dursun, halen ortalarda demeç veriyor. Şimdi sizlere Milliyetteki o muhteşem haberden sizleri düşünmeye sevkedecek birkaç satırbaşı: - benim paranteze aldığım yerleri düşünüceksiniz ha yanlış yerleri düşünmeyin -

S.R., "Eski sevgilim, davet etmediğim halde partiye gelmişti. Orada başka erkek arkadaşlarım da vardı" dedi. [başka erkek arkadaşlarım!] [Ben sıçtım tüyü nereye dikeyim?]

Cinayet işlenecek diye çok korktum. Eşim geldiğinde, eski sevgilimin üstünde kapri pantolon vardı ama oynayıp terlediği için tişörtünü çıkarmıştı. [Eski sevgili evleniyor diye göbek atmak!]

M.K. içeriden acayip sesler geldiğini söylemiş. Televizyonun sesi ilk açılışta yüksek çıktığı için bir korku filminden gelen sesleri duymuşlar. [Acayip sesler?]


Benim için arkadaş, arkadaştır. Çıplak da olsa, yatakta da olsa, sevgili ve eş başka şeydir.
[Bu cümleyi komple alın][Ben yine sıçtım tüyü aynı yere mi dikeyim?]

04 Ağustos 2009

Bir yaz gecesi bulmacası

Şu hayatta Kadir Tapucu diye bir insan olması. Bir yaz gecesi bulmaca çözerken insanın karşısına çıkması. Adının tabi ki hatırlanamaması. "Başkaldıran", "Uçakta pilot yeri", "İyiden iyiye" gibi kelimelerin anlamlarının kutucuklara yazılması vasıtasıyla Kadir Tapucu isminin zihinde ön saflara gelişi. Ama hala Kadir Tapucu'nun tek bir şarkısının tek bir kelimesinin bile hatırlanamayışı. Hayat işte, böle garip, böle cilveli.



*Edit: 2 saattir uğraşıyorum, katiyen resmi düz döndüremedim! Zaten bugün template i değiştirmeyi de beceremedim, kafayı yiyodum. Yoksa blogculuk yeteneklerimi gün be gün kayıp mı ediyorum? Dındın dındın.. [Burada horror müziği var]

*Kadir Tapucu şu an naapıyo acaba? Canım yaa..

03 Ağustos 2009

Balkon

Bu geceki üzüntü topicimi belirledim: Balkonumuzun olmayışı.
Hadi hayırlı kahırlar!

02 Ağustos 2009

İç ses

Good Evening, Elif! You have no unread messages in your Inbox. Vay be Yahoo! Sağol. Var ol! Var olmanın dayanılmaz hafifliğini tat. Veya bilmiyorum istersen Yudum'un dayanılmaz hafifliğine kapıl biber kızart. Üstüne domatesli sarımsaklı sos yap. Annemin yanında olsam şimdi. Şu an ama. Kızartma yapsa bana. Ama annem şu an 400 tl uzaklıkta. Acaba gün gelicek bütün ölçü birimleri tl olucak mı ülkemde? Ülkem , küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak. Büyüklerimi sayma zorunluluğunu hangi akıl soktu ki aklımıza? Ve sizin de aklınıza ey büyükler! Heey 3 büyükler! Formalarınız berbat. Özellikle mor olan ve pençeli olan. Fenerinki güzel ama. Takımım diye sölemiyorum yaptı mı güzel yapıyo şerefsizler! Ama yaptı mı. Yapmadı mı da yapmıyo. Bi daha okusana bi. Yapmadı mı da. Komik :) Bence tabi. Tabiğ. Tebliğ. Tebligat. Manasını şakkadanak söyleyemeyeceğimiz ne kadar çok kelime biliyoruz diğmi sevgili okur? Ben çok biliyorum valla. İyi ama ya güzel bence. Bulmaca çözerken filan işe yarıyo. Bulmaca deyince herkes benim gibi çengel bulmacayı mı anlıyo direkt acaba. Bence öyledir. Bu öğlende Radikal geçti elime. Kapak sayfasında türlü türlü memeler var. Valla. Üstelik bazıları çok çirkin. Ama gazeteye çıkmayı başarabilmişler. Zaten gazeteye çıkmayı başarabilen kaç tane güzel şey var ki? Hürriyet'in arka sayfa güzelini tenzih ederim. Tespit ederim. Ama tespih edemem. Teşbih edebilir miyim bilmiyorum. Sanmıyorum. Edebilsem iyi olurdu ama. Neyse beni dinlediğiniz (aslında okuduğunuz için demek istiyorum burada) teşekkür ederim.Hiçbişey edemezsin!

31 Temmuz 2009

Cenk


...Cenk odasında yüksek sesle müzik dinliyor. Dinlediği müziğe ellerindeki hayali bagetlerle havaya vurarak eşlik ediyor. Usta bir bateristin bile bu hareketlerle anlamlı bir ses çıkarma şansı yok. Cenk'in performansına bakılırsa, havada sürekli yer değiştiren onlarca bateri olmalı...

Çık artık bre kitap!

26 Temmuz 2009

Egenin Serin Suları

3 günlük "Ege'nin Serin Suları" adını verdiğim tatilcik çoktan sona erdi, ben döndüm kursa devam ettim, kah klimadan kah sıkıntıdan öldüğüm dersler oldu ama bir hafta daha bitti.
Bu yazıcıkta sizlere biraz tatilden bahsedeceğim. Kamil Koç'un garajlarında Eren isimli psikolojisi bozuk asker arkadaş tarafından esir alınmamla başladı tatil. Banklarda oturup otobüsümün gelmesini bekliyordum ki yanımdaki adam (Eren) kendi kendine konuşmaya gülmeye filan başladı. Gayri ihtiyari yüzüne baktım (bu psikolojik deli nasıl bir surata sahip diye merak ettim sanırım) anında öldürücü darbeyi vurdu. "Merhaba" dedi. "Sıçtık" dedim (içimden). "Merhaba" dedim (dışımdan). "Yolculuk nereye?" diye devam etti. Böyle standartlara uygun bir şekilde başlayan sohbet nasıl oldu da bir anda benim Altınoluk'a onun otobüsüyle gitmemi teklif etmesi noktasına geldi bilmiyorum. Nasıl geldi bilmiyorum ama tam da o noktada (çok şükür ki) otobüsüm geldi.Terli elini uzattı, lanet olası medeniliğin gerektirdiği şekilde ben de uzattım ve el sıkıştık. O sırada telefon numaramı istedi "görüşürüz belki" dedi. "Gerek yok" dedim ama neye gerek olmadığı konusunun ucunu açık bıraktım. Kendisine benim hayatımda hiç gerek olmadığını anlar belki diye..

8 saatlik Altınoluk yolculuğundan sonra Nırlamla kavuştuk. Tatilcik sadece 2,5 gün olduğundan herşeyi çabuk çabuk yapmaya çalıştık. Bir günü de Assos'a ayırdık. Assos tarihi bir mekan. Her yer taş evlerden ve tabii taş otellerden oluşuyor. Hatta bir de tarihi taş iskele var. Ciddi anlamda her şey taştan yani. Tarihi nekropolün bulunduğu tepeye çıkarkenki yolda sağlı sollu kurulmuş tezgahlarda teyzeler amcalar taptaze dağ kekiği ve kendi yaptıkları 0.5 dizenlik zeytinyağlarını satıyorlar.
Assos'un denizi muazzam güzellikte. Tertemiz ve çok berrak. Üstelik serinliği mükemmel, tam kıvamında. Taş oteller önlerine birer iskele kurmuşlar,tatilciler de iskelelerin üzerlerindeki minderlere kurulmuş sessiz sakin güneşleniyorlar..
Biz de Nurla'yla aralarında yerlerimizi aldık. Biralarımızı yudumlayıp zevkten ölerek denize girip güneşlendik. Tabii bu arada meşhur Assos dondurmasından yemeyi de ihmal etmedik. İnce bir waffle tabakasını soğutup sertleştirip içine sarelle sürüp üstüne de dondurma koyuluyor ve üstü yine bir waffle tabakasıyla daha kapatılıyor. -Daha rahat tasavvur edebilin diye fotoğraf ekliyorum hemen buraya- Yemesi biraz meşakkatli ama değer! Saatler ilerledikçe sabahki heyecanımız yerini sıkkınlığa, bıkkınlığa, "Assos da güzel ama sıkıcı beee"lere, "Yok yok buraya böle kalabalık arkadaş grubunla gelicen başka türlü olmaz"lara bıraktı. Ama yine de güzel bir gezi oldu..

Tatilcik bitip de İstanbul'a dönerken beni 11 saatlik bir yolculuğun beklediğinden habersiz bindim otobüse. Saatler ilerleyip de ben hala İstanbul il sınırı tabelasını dahi göremedikçe adeta bir sinir harbi yaşadım kendi içimde. Ve ne olursa olsun pazar akşamı İstanbul'a giriş yapmaya çalışmamam gerektiğini öğrendim. (Benim için gerçekten çok öğretici bir gezi oldu!). Ve yine -zor da olsa- yapış yapış İstanbul'a geri döndüm.. Bu Milliyet tatil ekinden fırlamışa benzeyen yazıyı da burada noktalıyor ve yazma sürecim boyunca flash oyunlardan uzak kalan sevgilim Serhat Arslan'a özel teşekkürlerimi sunuyorum..

13 Temmuz 2009

Kendimi Durduracak Değilim!

Daha önce bir kitabın piyasaya çıkacağı günü bu kadar hevesle beklediğimi bilmem. Hep eski kült kitapları okuyup arayı kapatma derdinde olmuşumdur. Bikaç yazarın yeni kitapları algıda seçiciliğime tabii girmekte ama onların dahi kitaplarını çıkar çıkmaz alıp okuyamam. Ama bu sefer çok heyecanlıyım, hatta belki Budacı'dan bile heyecanlıyımdır :) Çünkü kuvvetle muhtemel başucu kitabım olucak kitap piyasaya çıkmak üzre: Kendimi Durduracak Değilim!

Şöyle bir kuple sunayım size, beni daha iyi anlayabilmeniz için-

"Akşam makarna yaparız" dedi."Tamam" dedim."O sostan da yapar mısın?" dedi."Yaparım" dedim.Yanağımdan öptü.Sevgililiğimiz, makarna yapmanın bile ayinsel bir neşeye dönüştüğü evredeydi.Çok iyi sos yapan modern bir erkek olarak gururla elimi omzuna attım.Telefonum çaldı.Arayan bir arkadaşımdı."Akşam çıkıyoruz" diyerek,normalde derhal koşarak yanlarına varacağım kadroyu saydı.Kolumun altında makarna yemek için sabırsızlanan bir kadın olduğu için bir an duraksadım."Duruma bir bakayım da,seni ararım" deyip telefonu kapattım.Arkadaşıma "durum" demiştim ve şimdi ona bakacaktım.Baktım.Durum da benim yüzüme baktı ve "Kim o?" diye sordu."Arkadaşlar toplanıyormuş da..." dedim.Sesimde "Amaaan bana ne" diyen bir hava vardı.Oysa içimde eski dostların vaat ettiği,kahkahalarla sulanmış topraklara doğru koşma isteği devasa boyutlardaydı.Makarnaysa bir anda ima ettiği aşkın çok uzağında basit bir hamur işine dönüşmüştü.Durum,o an için dünyanın en zor sorularından birini sordu:"Gidecek misin?"Bunun gerçek bir soru olmadığını biliyordum.Cevabın "Yok canım,ne işim var" tonunda ve makarna ayinini zirvedeki yerine iade eden kalitede olması gerekiyordu.Yapamadım.O an aşkı beceremedim ve "Aslında çok oldu çocuklarla buluşmayalı.." dedim.(Arkadaşlarıma çocuklar diyerek hala buluşmayı küçümsemek için debeleniyordum)Bir suskunluk oldu.Sonra Durum,"Gidecek misin?" derken takındığı sevimli yüz ifadesini,sıkıntılı ve hafif kızgın bir mimikle değiştirerek "Sen bilirsin,istiyorsan git!"dedi.Bu cümledeki kelimelerin direkt anlamına kapılıp arkadaşlarına koşan bir saf olmayı çok isterdim.Ama durum öyle değildi.."

Bu her hafta Uykusuzdaki köşesinde yazdığı yazılardan birinin küçük bir kısmıydı sevgili takipçiler. Ben çok çok başarılı buluyorum. Size de esefle tavsiye ediyorum. Hepinizi öpüyorum..

Bu arada ben 3 günlüğüne Altınoluğa kaçıyorum Nırlanın yanına. Ararsanız ordayım yani!Haydi.Bay.
Ola amigos!
Ailenizin blogçusu geri döndü!!
Ama şimdi çok yorgun, ısınık, terli, yapış yapış..
Şimdi yazmicak o yüzden ama yazar yani bekleyin..
1960’lı yıllarda M.C. Escher çok popülerdi; Rolling Stones da... Mick Jagger, bir sonraki albümlerinin kapağını tasarlaması için Escher’e mektup yazdı. Fakat sorun mektuba “Sevgili Maurits...” diye başlamasıydı. İsmiyle hitaptan ve bu tür saygısızlıklardan hiç hoşlanmayan yaşlı Escher cevap yazdı:

“Bana Maurits demeyin.”

-Şeklini yediğimiiin!-

03 Temmuz 2009

Mola

Önümüzdeki bir hafta Samsun'da olacağım sevgili sayısı milyonları bulan takipçilerim!
Denize filan girerim, pide yerim bolbol, arkadaşlarla buluşur gezerim filan çiftlikte, evimizin serin balkonunda oturup çekirdek yerim bulmaca çözerken.. Böyle şeyler yaparım yani, merak etmeyin beni.
Öpüldünüz!

Ben Samsundayken siz de Samson'u dinleyin!
Regina Spektor - Samson

01 Temmuz 2009

Stres atma yöntemleri vol.1: İhtiyaç fazlası parayı çatıdan atmak

Mersin’de bir binanın çatısından havaya 5 ve 10 liralık banknotlar saçtıktan sonra ortadan kaybolan kişinin, 30 yaşındaki çiftçi Mevci Ergün olduğu ve borcundan kurtulmanın sevinciyle stres atmak için 3 bin 500 lirayı saçtığı belirlendi.
Karyağdı Mahallesi’nde yaşayan ve 1.5 yıl önce boşanan bir çocuk babası Mevci Ergün, 5 bin liralık borcunu ödeyebilmek için 29 bin liraya bahçesini sattığını, borcunu ödemenin mutluluğu ile çatıya çıktığını ve stres atmak için de binanın tepesinden toplam 3 bin 500 lira değerinde banknotları havaya savurduğunu söyledi. Merkez Mahallesi İshak Efendi Sokak’ta Esnaf ve Kefalet Kooperatifi’nin bulunduğu apartmanın çatısına çıkıp, 3 bin 500 lirayı havaya saçan Ergün, “En güzel şey ihtiyacın dışındaki fazla parayı dağdan, bina tepesinden atıvermek. Havaya attığın parayı gökyüzünde yıldızlar gibi uçuşunu izlemek zevklerin en güzeli. Ben bu mutluluğu yaşadım, bunu yaşamayan bilemez. Herkese tavsiye ediyorum. Bazı şeyler vardır yaşanmadan anlatılmaz. Tüm insanlara da buradan sesleniyorum; ihtiyaç fazlası paranızı atın. Mutluluğun tadını böylece aldım” dedi.

Ergün, 5 bin liralık borcunu ödedikten sonra içinde büyük bir sevinç duygusu ve heyecan yaşadığını vurgulayarak şöyle konuştu:
“Sevincimi insanlarla paylaşıp borçtan kurtulma stresini üzerimden atmak için kendimi bir binanın tepesinde buldum. Poşetin içindeki paraları havaya savurdum. Yaklaşık 3 bin 500 lira civarındaki parayı havaya atıp onların uçuşlarını izledikten sonra oradan gittim. Kendimi çok rahatlamış hissettim. Ben apartmandan ayrıldıktan sonra attığım paraları vatandaşlar toplamış, polise vermiş. Attığım paradan 825 lirayı geri teslim ettiler. Hiç pişman değilim. Fazla param olsun yine atarım. Ben paraları borcumu ödediğim ve sevinç yaşadığım için attım. Hayatta yapmak istediğim şeylerin başında geliyordu. Elime fırsat geçti, ben de yaptım. Ben bunu sosyal bir aktivite gibi, stres atmak için yaptım.Herkese de tavsiye ederim."

Kusura bakma canım biz senin kadar manyak değiliz!

29 Haziran 2009

28 Haziran 2009

Amnesty international

Uluslararası Af Örgütü'nün reklam afişleri her daim muhteşem oluyo, hep de karşıma çıkıyodu internette dolanırken, ben de çok beğendiğim bikaç tanesini sizlerle paylaşayım istedim şekerler:



27 Haziran 2009

KPSS 2009

Lisans eğitimimin başından itibaren teyzelerin amcaların "Kpss ye de giriyo dimi sizin bölüm?", "Kpss ye de gircenmi?", "Kpss de varmış bak ona da gir!" gibi tavsiyeleriyle hayatıma giren KPSS'yi bugün itibariyle tecrübe etmiş bulunmaktayım. Tabiiki hiç çalışmadan girdim ve tabiiki patladım! Sorular bariz zordu. Bazı sorularda şok geçirdim hatta.(özellikle matematikteki çarpanlara ayırma ve obeb-okek sorularında- konuların isimlerini hatırlıyorum evet ama sadece isimlerini hatırlıyorum!)
Bir soruda RESMEN Türkiyenin dünyadaki ithalat ihracat sıralamasında kaçıncı olduğunu sormuş ki sanırım o soruyu doğru yapanların evlerine madalya filan göndericekler! Zaten fazla kişi yapamayacağı için pek masraflı bişiy de olmaz yani..
Yine bir başka soru da borçlar hukukunun temel ilkesi sorulmuştu ki o soru da her dönem mutlaka bir tane seçmeli hukuk dersi almama rağmen nasıl olup da borçları atlamamı sorgulamama neden oldu ay çok fazla uzun cümle kurdum..
Son soru Nisan G20 zirvesinin nerde toplandığıydı,Londra diye bişey kalmış aklımda tam işaretlicekken yok ya 2012 olimpiyatlarıydı o Londra'da olan deyip işaretlemedim. Sonra eve gelip baktım ki ikisi de Londra'daymış! Fazla bilginin kurbanı oldum iyi mi! (hayatımda ilk defa sanırım)Sakın kimse çıkıp fazla bilgi diye bişey yoktur demesin.Ağzını gırarım!

Fuck you London!

26 Haziran 2009

Enivicivokke

Biloooog,
Maykıl Ceksın ölmeeeş!
Yani tamam bir efsane gitti yok oldu filan ama şimdi her yerde şarkıları çalıcak, böle best ofları çıkıcak ortalığa, caddelerde filan her yerden maykıl ceksın şarkıları gelicek kulaklarımıza böle pis pis 80s 90s. Pek iyi olmadı ya. Neyse, umalım da sadece enivicivokke çalsın herkes!


Sana da baybay maykıl!

25 Haziran 2009

Gıbrıs

Yeter artık yeteeeeeer!
Kıbrıs sorunu, Cyprus issue, Cyprus problem bunların hiçbirini duymak istemiyorum. Her derste ayrı ayrı Kıbrıs görmekten bıktım usandım tiskindim! Bi git ya kıbrıs sorunu, git bi yaaa! Of!
Ayrıca orta doğu, balkanlar, avrupa ve amerika da ölsün!
Afrikaya da kafam girsin!
Aaa ama aids olabirim dimi!
Ayrıca İngiltere Fransa filan gelip kafamı sömürebilir!
Yok olmaz, girmesin tamam.
Egedeki rocky islands sorunu eksikti bi. Çünkü 3tane kayadan oluşan adanın sahibi olunca dünyaya hakim olabilme ihtimali var çünkü hıı hıı!

24 Haziran 2009

Cardiganlar

Bilogcuğm,
bugün senle buaralar pek bi dinleyesimin geldiği bir şarkıyı paylaşiciim.Al.

Cardigans - For What İt's Worth

22 Haziran 2009

Mezunella

İşte karşınızdaaaaaa
Mezunella ve ailesi:

18 Haziran 2009

Daha kısa cümleler, daha başarılı öğrenciler

Yine bir sınav dönemi ve yeni bir teoriyle karşınızdayım arkadaşlar. Yine en gerizekalı insanın bile düşünmeden söyleyebileceği cümleleri bir paragraf kadar uzatarak sanki dünyanın en sayntifik işini yapmış gibi davranan teoristler beni çileden çıkardı. Bu seferki teorim daha da net: Cümlelere kelime sınırlaması gelsin!!
Yani dünyanın hiçbir yerinde hiçbir öğrenci şöyle bir cümleyi okuyup anlamak zorunda kalmasın: "As noted by many European and Middle Eastern scholars who have written on engineers’ and physicians’ unschooled entry into fundamentalist waters in the Arab world, in most cases when these two professional groups set foot in politics, diversity is unrecognized, parochialism is applauded, and there is only one answer to every question and one solution to every problem." (Hatta bu yine iyi, en azından noktalama işareti var, bazılarında o da olmuyo ki onlar iyice ölüm!)
Şimdi bu sevgili yazarımız bu cümleyi ikiye bölse ne kaybeder? Hiçbir şey. Üstelik bir ülkenin öğrencilerinin daha bilgili daha kültürlü ve daha mutlu yetişmelerine sebep olur. Yani gördüğünüz gibi bu teorim de ne kadar basit görünse de yine çok ulvi bir amaca hizmet etmektedir: Ülkenin eğitim seviyesinin yükselmesi!
Evet, bu sefer ki teorimin kesinlikle bilimsel çevrelerce benimseneceğine inanıyorum. Ve gelecekte sevgili cefakar öğrenciler bana minnettar olacak. Hatta hotmailde gizli sorularını "En sevdiğiniz tarihi kişilik?" yapacak ve cevabına da adımı büyük harflerle yazacaklar!

16 Haziran 2009

Astonished


Sağır bir çocuğun işitme cihazıyla kendi sesini ilk kez duyduğu anın fotoğrafı. imiş.

15 Haziran 2009

Finaller başliyeee!


Finaller geldi çattı. Yine post-positivism, critical international theory, terrorism derken yukardaki resimdeki pozisyonda bulcam kendimi! Bitaraftan mezuniyet de yaklaşıyo (hatta bugün cüppe ve kepimim bile aldım:) beterin beteri var mıdır acaba gerçekten, sınav zamanlarını bile aricak mıyım merak etmiyo değilim!

10 Haziran 2009

Awkward Family Photos

Uzun zamandır yazamadım sevgili sevgililerim. Malumunuz Serfat geldi taa uzaklardan, 24 saati de onunla geçirme isteği beni yazmaktan alıkoydu. Ama artık sizi ihmal etmicem söz veriyorum! Zaten haftaya finallerim başlıyo, muhtemelen bişeylere (herhangi) gereğinden çok sinirlenicem gelip gelip size anlatıcam :)
Neyse bugünlük burda bitirip sizlerle ilginç ve komik bir siteyi paylaşmak istiyorum: Awkward Family Photos
Bir de örnek resim koyayım hemen, buyrun..

28 Mayıs 2009

You are the greatest Allahım

Blogumda görüntü kirliliği istemediğim için link vermekle yetiniyorum:
Tıklayalım litfen!

16 Mayıs 2009

11 Mayıs 2009

Ales Show

Bildiğiniz üzere dün İlkbahar dönemi Ales sınavı yapıldı, ben de sabahın köründe kalkıp gitmek suretiyle katıldım. Yıllardır politika siyaset tarih soruları cevaplamaktan, Sovyetlerin dağılmasından, Realizmden, Idealizmden, International Political Economyden, 1. ve 2. Dünya Savaşlarından gına gelmiş bana. Alesteki soruları okurken o kadar eğlendim ki anlatamam..
Gerçi sorular da sağolsun kim hazırlamışsa ilgi çekmicek gibi değildi..
Yarım beyinli balıklar, sebzelerden çalgı yapıp konser veren ve konser sonunda da o sebzelerden çorba yapıp seyircilere dağıtan Viyana Sebze Orkestrası, "eğlenceli olacağını düşünerek" Çorplama diye bir işlem bulan çocuk, Burak ve Fıratın erkek olması..
Ben çok eğlendim soruları okurken, bikaç örnek yazayım da siz de eğlenin:

Bir öğrenci, çarpma ve toplama işlemlerinden esinlenerek
eğlenceli olacağını düşündüğü çorplama
işlemi tanımlıyor. Bu işleme göre, sayılar önce alt alta
yazılıyor, daha sonra sayıların birler basamağındaki
rakamlarından başlanarak çarpma işlemi yapılıyor ve
sonra onlar basamağındaki rakamlarla yapılan
çarpma işleminin sonucuna ilk çarpımdan gelen elde
eklenerek işlemin altına yazılıyor.

deyip rakamlar vermiş,
soruda da sanki çok normal bişeymiş gibi Yukarıdaki çorplama işleminin sonucu kaçtır filan demiş. Acayip güldüm bu soruya sınavdayken :)

Sözel bölümden birkaç paragraf örneği:
(Gülmeniz gereken yerleri kırmızıyla işaretledim size kolaylık olsun diye:)

Denizde toplu hâlde yaşayan Golyan balıkları üzerinde
bilim insanları bir deney yaptılar. Balıklardan
birinin beynini açarak sürüde birlikte hareket etmeyi
kontrol ettiğini düşündükleri bölümünü etkisiz hâle
getirdiler. Daha sonra bu balığı türdeşlerinin arasına
bıraktılar. Bu balığın, sürüyü bırakarak ayrı gezmeye
başladığı görüldü. “Yarım beyinli” balık böyle olunca,
öteki balıklar da onun peşinden gitmeye başladılar.
Böylece “yarım beyinli” balık, “tam beyinli” balıkları
peşinden sürükledi.

Birçok simyacının amacı sıradan metallerden altın
elde etmekti. Bunun için sıra dışı deneyler yapmaktan
çekinmediler. Örneğin Henning Brand, aslan idrarıyla
yüzlerce deney yapmıştı. Ona göre bu soylu hayvanın
idrarında altın bulunmalıydı! Aylar süren çabasının
sonunda kuşkusuz altın elde edemedi ama parlayan
bir madde buldu. Ona, Yunanca “ışık taşıyan”
anlamına gelen “fosfor” adını verdi.

Aslı, Burak, Ceyda, Defne, Esin ve Fırat bir kitabevinden
romanlar, öykü kitapları, şiir kitapları, yemek
kitabı ve dergiler satın almışlardır. Burak ve Fırat erkek,
ötekiler kadındır!!

A a
Ciddi olamazsın ÖSYM!

10 Mayıs 2009

Kardeşini Seç

Bakınız arkadaşlar
böyle bir oluşum var: Kardeşini Seç
Tıklayaraktan kendinize bir kardeş seçebilirsiniz, ona yardımda bulunabilirsiniz, ki burada paradan bahsetmiyorum zaten okursanız göreceksiniz sitede de para değil daha farklı şeyler göndermenizi salık veriyolar..
Ben bikaç ay önce seçtim kardeşimi; Van'dan Perçem :)
hatta ilk mektuplarımızı gönderdik karşılıklı,
abla kardeş olduk bile..

09 Mayıs 2009

Into the Wild

Blogcu gençlik size şahane bi filmin şahane wallpaperını sunuyorum, bu kıyağımı da unutmayın hadi..

Bu da bonus track..
Eddie Vedder - Society


Oh, it's a mystery to me
We have a greed with which we have agreed
And you think you have to want more than you need
Until you have it all you won't be free

Society, you're a crazy breed
Hope you're not lonely without me...

When you want more than you have
You think you need...
And when you think more than you want
Your thoughts begin to bleed
I think I need to find a bigger place
Because when you have more than you think
You need more space

Society, you're a crazy breed
Hope you're not lonely without me...
Society, crazy indeed
Hope you're not lonely without me...

There's those thinking, more-or-less, less is more
But if less is more, how you keeping score?
Means for every point you make, your level drops
Kinda like you're starting from the top
You can't do that...

Society, you're a crazy breed
Hope you're not lonely without me...
Society, crazy indeed
Hope you're not lonely without me...

Society, have mercy on me
Hope you're not angry if I disagree...
Society, crazy indeed
Hope you're not lonely without me...

08 Mayıs 2009

A day in the life of Elüf

Dün uzun zamandan sonra iddaalı bir yaşlı esir alması durumu yaşadım. Genelde Samsuna giderkenki otobüs yolculuklarımda yanıma yaşlı teyzeler filan düşünce başıma gelirdi ama bu seferki 82 yaşında bir amcaydı ve cidden esir alma oscarlarına oynayabilecek kadar başarılıydı..

Hikayeyi baştan anlatayım, dün iş bankasına gittim, extrelerim eve her ay bir zarfta ve üstelik de içinde asla kullanmayacağım milyon tane indirim haberini içeren kağıtlarla dolu olarak gelmesin, ağaçlar ormanlar ölmesin şeker de yiyebilsinler dedim. E-extre gelsin artık mailime dedim fakat İşbankasının Sinan beyi benden bunun için ikametgah istedi!! "Ama niye kiii?" diyerek olayı kendimce sorguladım o anda, Sinan Bey de cevaben banka prosedürlerinden filan bahsetti. Peki dedim tamam gideyim muhtara alıp getireyim size.

Gittim muhtar Çiğdem ablanın yanına, kadın bi baktı ki benim ikametgah kayıp, yok kayıtlarda Elif Ekinci diye biri!! Samsunu aradım Kazancıda görünüyorum, Çiğdeme soruyorum yok! Aynen nüfus müdürlüğüne koştum, kayıtlı olduğuma dair gerekli kayıtları ve kağıtları aldım Çiğdemciğme getirdim, o da beni kayıt etti. Sonra ikametgahımı alıp doğruca İşbankasına gittim evet artık ağaçlar ölmeyebilir dedim ama bunu yaparken dikkat ettiyseniz bir kamyon kağıt döndü bürokratik çarkta..

Neyse asıl olayıma döneyim, tüm bu koşuşturmadan sonra Kabataş iskelesinin önünde bir bankta oturdum Çağlayı bekliyorum bir taraftan da kitap okuyorum (malumunuz entelektüel olmak kolay değil), bir amca sinsi sinsi yaklaştı bastonuyla yanıma oturdu. O anda o kritik eşiği aştım ve kafamı kaldırıp yüzüne bakıp gülümsedim. İşte o andan başlayarak tam yarım saat sürecek olan Ali Cömertoğlu monoloğunun içersindeydim.

Ali beyamca 82 yaşında olup emekli bir deniz subayıymış, aslen Trabzonlu imiş fakat Giresunda doğup büyümüş. Annesi vefat edince üvey annesiyle kalırken tam 3 yıl para biriktirmiş ve 250bin lirası olduğu gün İstanbula kaçmış. Burada yengemizle nişanlanmış. Nişanlıyken yengeyi bir kere yanağından öptü diye hatun bunla 1 ay konuşmamış! Yenge de göçmenmiş bu arada, işte gavur kanı varmış ne de olsa!! falan filan..Bir de yanında çantası var, sürekli anlatıyo, anatırken bir taraftan da o çantadan o an anlattığı olaya ilişkin eski fotoğrafları çıkarıp gösteriyo!! Belgelerle konuşuyor adam!

Konuşmanın bir yerinde (sanırım evlendiklerinde karısının 17 yaşında olduğundan bahsederken) "Ben 17 yaşında kızım olsa Allaha bile vermem" dedi ki o andan sonrasını gülmekten duyamadım!!

Daha sonra bir ara nereli olduğumu sordu, Samsunluyum dedim ki bu benim buraya kadarki süreç içinde ağzımdan çıkan tek kelime idi! "İyi iyi" dedi "Ne demişler Karadenizden kız al, Karadenize kız verme!" Senin şimdi arkadaşın da vardır o nereli söyle bakıym dedi, "Ordulu dedim". "I ıh yaramaz, bas Orduluya tekmeyi" dedi -(Serfat kendini dünya vatandaşı olarak tanımlıyosun biliyorum ama o an bunu o amcaya gerçekten anlatamazdım!)

Böyle işte sevgili izleklerim, zararsızca ne okuduğumu sorarak başlamıştı diyalog (Elif Şafak'ın Araf'ını okuyordum hani şu kapağının üzerinde çikolata resimleri olan "Hatta Ali amca da "Ne okuyosun yemek kitabı mı?" dedi ahahahah) ama uzadıkça uzayıp "Orduluya bas tekmeyi"ye kadar geldi. Ah amca ne tekmesi ne basması şunun şurasında 1 week 1 day kalmış, ona tekmeyi basim de seni mi aliym dicektim de, yanımda kalp krizi filan geçirir diye korkup demedim..

"Ve biterken; Jefferson Airplane - Leaving on a jetplane çalıyordu" gibi de bi kalıp vardı. Penguende biri yazardı sanki. Tam hatırlayamadım ama şimdi. Hatırlayan varsa geri beslesin gençler..

04 Mayıs 2009

This is your captain speaking!

Elifella'nın ekşideki "Takip edilesi bloglar" başlığında boy göstermesiyle blogum ziyaretçi akınına uğradı! 135 online'ı gördüğüm anda çıldırıyodum az daha.Bi blogu bir günde 350 kişi ziyaret eder mi argadaşım,naptınız siz! Hiç mi düşünmüyosunuz sahibesinin akıl sağlığını? Yok izleyers olmalar, yorumlar yapmalar filan..Te allaamm..

Yok lan yok şaka, izleyin, afferim, aynen devam!

01 Mayıs 2009

Disk Amcası

*1 Mayısta Kazancı yokuşundan Taksime çıkmak istemek ama her tarafın barikatlarla kapatılmış olması
*Barikatların önünde bekleşirken birden polislerin barikatları kaldırması ve bizim elimizi kolumuzu sallaya sallaya taksime tırmanmamız
*Bizi gören Süleyman Çelebinin otobüsün üzerinden "Bakın arkadaşlarımız barikatları aşıp geliyooor" diye bağırması ve bizim için "marjinal olmayan" kalabalıktan alkış istemesi-bizim birbirimize "gülsek mi lan" gibilerinden bakışlarımız
*Bunu duyan Disk amcalarından birinin (muhtemelen prototip kafanızda canlandı) duygulanıp ağlaması-akabinde ve detayında bizim de gözlerimizin dolması
*Sonrasında 1 mayıs marşlarının ve sloganlarının icra edilmesi
*Ve uslu uslu eve dönüş
Bunlar herzaman olan şeyler değil..

Timur Selçuk - 1 Mayıs

28 Nisan 2009

Samsın Seyahatnamesi

Hafta sonu güzel memleketimiz samsundaydım sevgili takipçilerim.envai çeşit yemek yedim ve tahmin edersiniz ki pideler de gırlaydı..
Pide yemek haricinde uzun zamandır yapmadığım bir diğer aktivite de arabaya binmek hatta ön koltuğa oturmakmış,bunu fark ettim.İETTden sonra nası rahat geldi o araba,o koltuk.. Bi de araba çok ilginç bişey olm,rafet el roman ve yusuf something düetini bile dinletiyo insana..Tam da bu noktada "ıyy hiç sevmem" derken bir kez daha düşünmek gerektiğini anladım ve kıraç hakkındaki düşüncelirimde fazla fevri olmamaya karar verdim.
Furthermore,anadoluda ne çok reno varmış arkadaş!Eski eski renolar cirit atıyo ortalıkta. 20 yıl geriden geliyo sanki oralar, öle bi hava var ortamda.Garip!

27 Nisan 2009

The Simplest Choice Theory

Birtakım şeylere çok sinirliydim fakat sınav muhalefeti nedeniyle sizlere aktaramamıştım,şimdi müsadenizle içimi dökeyim.

Önbilgi:Siyaset Biliminde rational choice yani akılcı seçim diye bir teori var.Bunu ortaya atan adamımız diyo ki insan karşılaştığı herhangi bir durumda önce alternatiflerinin bir dökümünü yapar,sonra en akılcı geleni seçip hedefe varmaya çalışır.[Hadi yaa!]Tabi o amca biraz daha alengirli ve ingilizce anlatıyor.Goal selection falan diyo mesela,bişey sölüyomuş gibi oluyo o zaman.Halbuki her aklıselimin marketten domat(umut sarıkayacığıma selam olsun) alırken bile gerçekleştirdiği bişey bu,teori filan değil ki!

Bu yılki Theories of IR dersi beni bi konuda düşünmeye sevketti.Bissürü -çok afedersiniz-skindirik herif götlerinden uydurdukları teorileri yine götlerinden uydurdukları elementlerle desteklerken arada olan bize oluyordu.Ben de bu durum karşısında hassasiyetimi gösterdim ve kendi teorimi ürettim: The Simplest Choice Theory!
Teorimiz çok basit.Şuna dayanıyor:Bir insanın önünde birden fazla seçenek varsa,her zaman en kolay olanını seçer.
Şimdi tipik bir uls.ilş öğrencisi olalım ve bunu örneklendirelim:
Düşünün ki siz bir öğrencisiniz ve önünüzde hocanın soracağı 3 adet soru var ve sizden 2sini cevaplamanızı isteyecek.Bu durumda siz en basit olan 2 sini seçersiniz.Evet teorim bu!
Şimdi yine bir uls.ilş öğrencisi olarak ne düşündük teori olur da eleştiri olmaz mı diğmi?Merak etmeyin eleştiriyi de ben yazdım!
Eleştiri de diyo ki; ya hoca sizin böyle bir yol izleyeceğinizi tahmin edip kolay olan 2 soruyu bir gruba koyup sadece 2sinden birini seçtirirse.Öte yandan tabi ki bu eleştiriyi de eleştirenler var!!Neden?Çünkü kıstı!! Diyolarki hoca hocadır onun için kolay zor yoktur hepsini yalayıp yutmuştur, o yüzden bu tip bir soru ayrımına gidemez..

Zihnim bunlarla meşgulken birden kemal karanın lise tarih kitaplarını anımsadım.Ne güzel teorisiz eleştirisiz mis gibi pasajlar.Almanlar yenildi diye biz de yenildik sayılmalar filan.Mercidabık savaşı misal.En kompleks kısım Fetret devriydi onda da Genç Osman tahta çıkıp kapatıyodu konuyu,ne güzeldi lan..

Parantez içinde; resim de ekşibişından arak haa.

25 Nisan 2009

21 Nisan 2009

The Beautiful Occupation

Öğrenim hayatımın umuyorum ki son vizesi olacak olan current issues dersi için İsrail-Filistin sorununu çalışırken şu haritaya rastladım internette. Makalelerden okuyunca da sinirin bi tepene çıkıyo zaten de şu haritayı görünce artık bu kadar da gebeşlik olmaz dedirtiyo..
Paylaşmak istedim..

20 Nisan 2009

Geriye gül!

Sınavlarım var ama blogumu da ihmal etmiyorum sayın seyirciler.Bakın Serhatın gelişi için geri sayım sayacı koydum.Süper lan,ehe :)
Bakıp bakıp heycanlanıcam..
It's the final countdown dırınıınııım dırınııınım

13 Nisan 2009

Tercih

Beklenen bahar sonunda geldi.Havaların gevşemesiyle arka apartmandaki ortayaşlı çift yine bütün gününü balkonda geçirmeye başladı. Ne var o balkonda anlamıyorum, gördüğü manzara da bizim yaşlı apartmanın pörsümüş arka cephesi yani.Ne iş yaparlar ne ederler çok merak ediyorum,memur tipliler sanki. Belki Levent abi gibi onlarla da giderayak tanışırız.Levent abi naapıyo acaba Köyceğizde. Yerine taşınan Borayı hiç görmedim sevmem de zaten!!(bu kısmısı biraz inside joke)

Bi de şu sınavları atlattıkmıydı sevgilinin gelişi cidden yaklaşmış olcak.Gerçi kesin tarihi öğrendikten sonra sanki daha bi geçmiyo günler.Sayılı gün çabuk geçer deyişinin de nasıl koca bir yalan olduğu böyle acı bir tecrübeyle açıklık kazanmış oldu ama olsun kesinlik iyidir gene de.Muğlaklığa yeğdir her daim."Yeğdir" kelimesi de "neden sonra" ile birlikte Gülten Dayıoğlunun dağarcığıma kazandırdığı bir diğer kelimedir.Ama sever miyim,hiç sevmem. (kullanmam da zaten!)Tercih etmeyi tercih ederim her zaman!Gerçi tercih de şimdi bi acayip geldi fazla söyleyince içimden.Tercih ne yaa..

11 Nisan 2009

03 Nisan 2009

Nemo Kafası


Seratla alelade bir msn müebbedimiz -söz sanatlarında iyiyim evet-
seratti haftasonu meyami gezisindedir,geziden sonra annesiyle ve sevgilisiyle msnden eşzamanlı gonuşmaktadır fekat o da ne, pilav yaparken şehriyelerin kızarmasını dahi bekleyemeyecek kadar sabırsız olan elif kişisinin iletilerine geç cevap gelmektedir ve olaylar gelişir:

e: naber canciş napıyon,okul nasıldı,makinan geldimi,geç kaldın haa uykum çok geldi bla bla bla
e: ya bişe diyoz şurda gadaşııım,civap versene
s: annem geldi msne onla gonuşuyom bitaraftan beoo
e: ne diyo annen?
s: napıyon,nası geçti gezi falan
e: ne gezisi,gitmedim ben geziye meziye
e: haee annen sana soruyo dimiii,ya tamam dalga geçme sakın.şapşiyim biraz kısıra bakmıcan artık.
e: ya neden şapşalııım,tüh
s: naber la nemocan,hahahaha,yerim yeer,balık aşkııım
s: sarılıx
e: sarılıx
-mutluson-

01 Nisan 2009

Sen Peyotesin Büyük Düşün

İspanya-Türkiye maçından sonra "bugün cumartesı, ortamlara akmalı her türk kızısı" dedik -yok tabi böyle bi kalıp ben uydurdum şu an- Sonra efendim Peyote'nin sadık müşterilerinden olduğuumuzdan kelli hemen koşa koşa oraya gittik. Öyle minimal minimal takılırken biz, saatler ileri alındı mı sana! Bi de yarın seçim var içki yasağı var şuan kapatıyoz dedikoduları yayılmasın mı, daha fazla dayanamadık tası tarağı toplayıp çıktık. Ama bu kargaşada ben siz sevgili okurlarımın büyük merakını gidermek uğruna peyote tabelasına tırnağımla şöyle bir vurdum, ay bi de bakıym ne görüym sevgili izleyers tabela plastikten ayol! Ben cam mı acaba porselen mi nedir derken, bildiğimiz plastik çıktı alet! Şaşırdık biz de ailecek, aslında o zaman daha büyük bi olay gibi gelmişti, neyse aman zaten tanıdık insanlar için saçmalıyoruz burda diğmi diğmi? Hatta şu sağ tarafta izleyers kutucuğunda adı olan kişilerin dahi siteyi takip ettiğini düşünmüyorum, neyse bilin yani bunları,yeri gelir lazım olur bi muhabbet olur bişiy olur "hee o mu amaan onun da tabelası plastik,hmh!" falan dersiniz.

30 Mart 2009

Kaddafi Sıtaaayl


Kaddafi rockstar olmuş lan! -Bono gözlüğü gibi gözlük taktığı resimler yeni imac-

Kaddafi - The Superstyle!

29 Mart 2009

2009 Yerel Seçimleri


* 2009 yılında - ki 21.yüzyıla tekabül ediyor- görevinin büyük kısmı 4 yılda bir kez yapılan seçimlerle ilgilenmek olan Yüksek Seçim Kurulu'nun bilgisayar sisteminin çökmesi,

* Susuzluktan telef olan Ankaranın seçim vaadi olarak Ankara'ya Disneyland açacağını söyleyen İ.Melih Gökçek'i ısrarla göreve devam ettirmeye çalışması, -15 yıldır-

* Kemal Kılıçdaroğlu ve Murat Karayalçın gibi suratlarından dürüstlük akan 2 adamın Türkiye'de belediye başkanı bile olamaması ve bunun yanı sıra İ.Melih Gökçek ve Mimar Kadir Topbaş gibi denenen ve şehirlerin içine ettikleri çıplak gözle görülebilen, üstelik suratlarından y.vşaklık akan adamların seçim galibi olmaları,

* Başbakanın YSK-server sorunu üzerine çıkıp basın toplantısı düzenlemesi, bu toplantıda Muhsin Yazıcıoğlu kardeşinden falan bahsetmesi,

* Toplantıya "yok efendim sörvör bozukmuş da.." falan diyerek fevri bir başlangıç yapması daha sonra adeta bir şizofren gibi hepimiz kardeşiz laylaylay a dönüş yapması,

* Bu olan biteni izleyen şu minik bünyenin o kadar tiksinmesi ki "bi sus yaaaa" diye bağırarak tuvalete koşması! -radyasyondan koşarak kaçan adam hesaaağbı-

var bunlar!