27 Ağustos 2009

Serhat gitti!

Başa döndük tekrar. Şey gibiyim. Wordde sayfalarca yazı yazmışım, bitince sevinmişim bitti diye ama sayfayı kaydetmeden kapatmışım gibi. Çok gıcık!

İlk gidişinde beni neyin beklediğini tam olarak bilmiyodum, hayatımda bi değişiklik olucaktı ve kötü de olsa onun heyecanı vardı sanki. Bu sefer beni tam olarak neyin beklediğini biliyorum -Yine msn başında saatler, yine telefonlar, mesajlar, orda şimdi saat kaç hesaplamaları, mailler, tek başına yıldönümleri, geri sayımlar vs.- ve bundan hiç hoşlanmıyorum! Çünkü çok yaşlandırıcı,ağlatıcı, hayattan soğutucu, yaşama sevincini öldürücü şeyler bunlar..

Yaa, öle işte..

26 Ağustos 2009

Sabri


Şapşinin tek başına sıkılacağını düşünüp arkadaş aldık ona bi tane. Adını da Sabri koyduk. Rengi sarı ve sürekli oraya buraya koşuyo! Sabri Sarıoğlunu hatırlattı bize kendisi, o yüzden bu ismi uygun gördük. Onun sayesinde Şapşi de biraz hareketlendi, miskinliğini attı üzerinden. Hatta baya kıran kırana mücadele var, kraker savaşları yaşanıyo fanusta!

Sabri (isminden de anlaşılacağı gibi) erkek. Arada Şapşiye kur yapıyo. Gözümden kaçmadı. Böle gidiyo sürtünüyo filan! Hatta az önce dudağından öpmeye çalıştı ama Şapşi çok mutasıp olduğundan kaçtı hemen olay yerinden. Bayat numaralar bunlar tabi ama sonuçta onların da ortamları farklı. Ancak o kadar oluyo demek ki. Görmezlikten geliyorum zaten utanmasın çocuklar diye, rahat rahat flört etsinler. Sabri Şapşiden büyük gerçi biraz ama olsun erkeğin olgun olması iyidir diye düşünüyorum..

Yalnız Sabrinin biraz bağırsaklar bozuk sanırım. Sürekli kaka yapıyo. Sonra kız görmesin diye yemeye filan kalkıyo kakasını. Canım ya. Çok saf!

Öle işte. Takılıyolar fanuslarında. Bi gelişme olursa (öpüşürlerse filan mesela) haber veririm size yine sevgili elifella.blogspot ahalisi..

Öpücükler..

25 Ağustos 2009

Şapşi

Bu benim yeni (ve ilk) balığım. Adı şapşi. Sevgilim onun yokluğunda oyalanıym diye hediye etti bana bu şapşiriği.

Bugün Serhatla beraber Mecidiyeköye gittik sırf bu Şapşi'yi bulabilmek için. Profilonun karşısında kocaman bi petshop vardı, girdik, içerde bissürü balıklar köpekler var. Önce köpeklere doğru meyillendik. 2tane minik golden bi kafeste duruyolardı, bi tanesi Serhatı acayip sevdi. Ona doğru zıplamaya filan çalıştı camın içinden. Bana pek pas vermedi :( Sevgilim de köpekçiği çok sevdi, üzüldü kafeste kaldığı için, dudakları düştü hemen aşağı :( Sonra balıklara doğru gittik ama balıklarla ilgilenen amcayı hiç sevmedik. Biz orda çocuklar gibi şeniz, balık seçmeye gelmişiz, adam bütün şevkimizi kırdı. Mıymıy bişiler söylendi yok o onda yaşamaz, o ölür bilmemne. Neyse sinir olduk çıktık. Tam umutsuz umutsuz yürürken ben bi pasaj gördüm ve sanırım Samsun çiftlikteki içinde petshop olan pasaja benzetip burda kesin vardır diye girdim içeri! Harbiden de vardı kuş ve balık satan bi dükkan. Hem çok da tatlıydı amca. Kocaman fanus, süslü taşlar, yem ve Şapşiyi 20 liraya aldık çıktık. Sevgilim öle heveslendi ki Şapşiyi evine yerleştirmek için resmen koşar adım yürüdük. Eve geldiğimizde daha ben ellerimi yıkayıp pijamalarımı giyerken Serhat çoktan Şapşiyi yerine yerleştirmişti. Sonra dakikalarca oynadık onla. Sohbet ettik. Evde ilk günü olduğundan bi kıyak geçip bütün yem verdim ona (amca yarım demişti aslında) Sonra bu Şapşi yemi olduğu gibi yuttu! Bu arada Serhat da balığa seslendirme yapıp boğulma sesleri filan çıkarmaya başlayınca öyle korktum ki ilk günden ölücek sandım! Ama 2 dakika sonra olduğu gibi çıkardı yemi ağzından geri, sonra da tırtıklamaya başladı. Bu arada Serhat hala balığa seslendirme yapmaya devam ediyodu..

18 Ağustos 2009

Dolma

Meğer dolma yapmak ne zevkli bir uğraşmış sevgili blogçular..

Herşey markette dolmalık biberleri görüşümle başladı. Artık kabak, taze fasülye ve mantar yemeklerinden bıkan ben nasıl yapıldığı konusunda hiçbir fikrim olmamasına rağmen dolmalık biber almaya karar verdim. Eve gelip hemen yemek sitelerine saldırdım, portakalağacı.com sizin afiyetolsun.com benim gezip tarif okudum. Okuduklarımdan hiçbiri aklımda kalmamasına rağmen uydura uydura baya başarılı bir iç hazırlamayı başardım. Buraya kadar her şey güzeldi. Ama sıra dolmaların şapkalarını çıkarmaya geldiğinde elim ayağım tutuştu. Bikaç kez evde annem yaparken yanına gidip deneyip nasıl da dolmaları mundar ettiğimi hatırladım. Ama yılmadım canlarım. Resimde de görebileceğiniz gibi işimi son derece ciddiye alarak çalıştım ve dolmaları ziyan etmeden oymayı başardım. Sıra pişirmeye geldiğinde ise sevgili Orbey Ünsay arayıp Yıldız Parkına top oynamaya davet etti bizi. Kendisi çok sevdiğimiz bi arkadaş olduğundan kıramadık hemen gittik. Hemen gittik derken Yıldız Parkının hangi park olduğuna karar verip ve yolda insancaazlara sorup yolu öğrendikten sonra hemen gittik demek istiyorum. Dolmalarım tencerede öylece yatıp pişmeyi beklerken ben parklarda bahçelerde cirit atıyordum ama aklım da dolmalardaydı. Neyse ki kısa süre sonra hava kararmaya başladı ve parkın sulanma vakti geldi. Biz de evlerimize yollanmak durumunda kaldık. Erkan-Serhat-ben hemen eve koşup dolmaları pişirip afiyetle yedik. Ceren ve Dilara da yemekte bizleydi. Sölemesi ayıp herkes parmaklarını yedi. Ve sınırlı sayıda olduğundan dolayı hemen tükendi. Ama en kısa zamanda tekrarlıcam sevgili okurlar. Afiyet olsun dediğinizi duyar gibiym. Gelin birlikte olsun.

13 Ağustos 2009

Into the Green: İstanbul-Batum-Hopa-Artvin-Şavşat-Vel

Bilogcuğm;

1 haftadır yokum,farkındayım, haber de veremeden gittim, onu da biliyorum ama bütün ailenin annanemlerde toplandığını ve sabaha kadar pis 7li oynayıp gülmekten altlarına kaçırdıklarını duyunca duramadım artık daha fazla,atladım gittim..

İstanbul-Artvin arası otobüsle 24 saat sürdüğü için ve benim yıllardır otobüs yolculuklarında iflahım söküldüğü için uçakla Batum'a gidip ordan Şavşat'a geçmekte karar kıldım.Thy Hopa-Batum seferlerini ortak yapıyor ve yolcuları Batumdan Hopaya Havaşla taşıyor. Bu yarım saatlik yolculukta yolcular da Gürcistan'ı gözlemleme şansı buluyor.-Allahım yine pazar eki tadında ilerliyorum!-

Uçakta Gürcüler telefonlarını kapatmayarak, tuvalette sigara içerek ve kahvaltıda bira ve/ya viski içerek hemen ortamda sıyrılmayı bildiler.[Tebrik ediyoruz kendilerini] Yanımda Arhavili bir Selim Bey oturuyordu.Ben B koltuğunda oturduğumdan ve 2 kişinin arasında zaten dar olan uçak koltuklarında sıkıntıdan patladığımdan sürekli kıpırdandım,oflayıp pufladım.Sıkıldığımı anlamış olacak ki "İstersen yer değiştirebiliriz" dedi.Teşekkür edip iyi olduğumu söyledim.İlerleyen dakikalarda Selim Bey oflamalarıma çeşitli dergilerle olsun, dizime sürpriz olarak bıraktığı ıslak mendillerle olsun çareler bulmaya çalıştı.Buradan Selim Beye ve diğer nazik insan evlatlarına teşekkür ediyor ve "Hep böyle kalın" demek istiyorum..

Size biraz Batumi gözlemlerimden bahsedeyim: Batum coğrafik olarak yurdun kuzey doğusundan farklı değil.Gayet dağlık.Ama tabi Karadenize kıyısı var. Karadenizdekinin aksine kadınlar elbiseleriyle değil mayolarıyla giriyo denize.Bunun dışında pek bi farkı yok yoksulluk, sefalet, döküntülük ilk bakışta yakıştırılacak tanımlamalar..

Hopada indikten sonra Artvin minibüsüne bindim ve Kazım'dan Karadeniz türküleri dinleyerek barajın etrafından yolları tırmanırken yüzüme acayip bi gülümseme yayıldı.Uzun süre öylece gülerek yollara bakındım.Ege'ye Akdeniz'e tatile gittiğimde hep hissettiğim o yabancılık ve eksiklikten eser yoktu o anda..
Artvinde inip yolun en zor ve en kıvrımlı kısmının beni beklediğini fark ettiğimde o gülüş biraz eksildi gerçi ama yine de mutluydum.

O sabah 8 de gözümü açmamla başlayan yolculuk akşama doğru [sanırım saat 6ya geliyordu] bitti.Ve o andan itibaren ailecek mütemadiyen hamur işi yiyip pis 7li oynadık. -"Tekim!" -"Nah teksin!"[Burada A, 7 ya da joker atılıyor] diyaloglarıyla bezenen pis 7li seanslarının dışında sessiz sinema, nesi var, çot gibi geniş bir yelpazeye yayılan oyun çeşitlerinin hepsini oynadık ama pis 7liden aldığımız tadı hiçbişeyden alamadık.Derken yine İstanbula dönme vakti geldi çattı,en yakın zamanda görüşmek umuduyla sevdiceklerimi arkamda bırakıp eve döndüm.Fark ettiyseniz dönüş yolculuğunu kısa kestim. Zira babam arabayla Hopaya kadar bıraktı, uçakta bir Selim Bey yoktu ve hiçbir yerde Kazım çalmadı. Dolayısıyla anlatmaya değecek birşey yoktu.Zaten olsa bilirsiniz anlatırım sevgili okurlar.Öpüldünüz..

05 Ağustos 2009

Eski sevgilinin düğününde halaybaşı olmak

Hepimiz geçen hafta gazetelerde bekarlığa veda partisinde eski sevgilisiyle basılan kadını okuduk. Kimimiz güldü, kimimiz takdir etti [hangimiz bilmiyorum] kimimiz ise küfür etti, allah belasını versin bu kadın milletinin filan dedi. Buraya kadar güzel, yani güzel dediysek olayın güzel bi tarafı yok tabi ama en azından ortada cinayet filan yok, buna sevinebiliriz. Bu ablamız artık nasıl cevval bir kişiliğe sahipse, susup pısıp dizini kırıp oturmak bir yana dursun, halen ortalarda demeç veriyor. Şimdi sizlere Milliyetteki o muhteşem haberden sizleri düşünmeye sevkedecek birkaç satırbaşı: - benim paranteze aldığım yerleri düşünüceksiniz ha yanlış yerleri düşünmeyin -

S.R., "Eski sevgilim, davet etmediğim halde partiye gelmişti. Orada başka erkek arkadaşlarım da vardı" dedi. [başka erkek arkadaşlarım!] [Ben sıçtım tüyü nereye dikeyim?]

Cinayet işlenecek diye çok korktum. Eşim geldiğinde, eski sevgilimin üstünde kapri pantolon vardı ama oynayıp terlediği için tişörtünü çıkarmıştı. [Eski sevgili evleniyor diye göbek atmak!]

M.K. içeriden acayip sesler geldiğini söylemiş. Televizyonun sesi ilk açılışta yüksek çıktığı için bir korku filminden gelen sesleri duymuşlar. [Acayip sesler?]


Benim için arkadaş, arkadaştır. Çıplak da olsa, yatakta da olsa, sevgili ve eş başka şeydir.
[Bu cümleyi komple alın][Ben yine sıçtım tüyü aynı yere mi dikeyim?]

04 Ağustos 2009

Bir yaz gecesi bulmacası

Şu hayatta Kadir Tapucu diye bir insan olması. Bir yaz gecesi bulmaca çözerken insanın karşısına çıkması. Adının tabi ki hatırlanamaması. "Başkaldıran", "Uçakta pilot yeri", "İyiden iyiye" gibi kelimelerin anlamlarının kutucuklara yazılması vasıtasıyla Kadir Tapucu isminin zihinde ön saflara gelişi. Ama hala Kadir Tapucu'nun tek bir şarkısının tek bir kelimesinin bile hatırlanamayışı. Hayat işte, böle garip, böle cilveli.



*Edit: 2 saattir uğraşıyorum, katiyen resmi düz döndüremedim! Zaten bugün template i değiştirmeyi de beceremedim, kafayı yiyodum. Yoksa blogculuk yeteneklerimi gün be gün kayıp mı ediyorum? Dındın dındın.. [Burada horror müziği var]

*Kadir Tapucu şu an naapıyo acaba? Canım yaa..

03 Ağustos 2009

Balkon

Bu geceki üzüntü topicimi belirledim: Balkonumuzun olmayışı.
Hadi hayırlı kahırlar!

02 Ağustos 2009

İç ses

Good Evening, Elif! You have no unread messages in your Inbox. Vay be Yahoo! Sağol. Var ol! Var olmanın dayanılmaz hafifliğini tat. Veya bilmiyorum istersen Yudum'un dayanılmaz hafifliğine kapıl biber kızart. Üstüne domatesli sarımsaklı sos yap. Annemin yanında olsam şimdi. Şu an ama. Kızartma yapsa bana. Ama annem şu an 400 tl uzaklıkta. Acaba gün gelicek bütün ölçü birimleri tl olucak mı ülkemde? Ülkem , küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak. Büyüklerimi sayma zorunluluğunu hangi akıl soktu ki aklımıza? Ve sizin de aklınıza ey büyükler! Heey 3 büyükler! Formalarınız berbat. Özellikle mor olan ve pençeli olan. Fenerinki güzel ama. Takımım diye sölemiyorum yaptı mı güzel yapıyo şerefsizler! Ama yaptı mı. Yapmadı mı da yapmıyo. Bi daha okusana bi. Yapmadı mı da. Komik :) Bence tabi. Tabiğ. Tebliğ. Tebligat. Manasını şakkadanak söyleyemeyeceğimiz ne kadar çok kelime biliyoruz diğmi sevgili okur? Ben çok biliyorum valla. İyi ama ya güzel bence. Bulmaca çözerken filan işe yarıyo. Bulmaca deyince herkes benim gibi çengel bulmacayı mı anlıyo direkt acaba. Bence öyledir. Bu öğlende Radikal geçti elime. Kapak sayfasında türlü türlü memeler var. Valla. Üstelik bazıları çok çirkin. Ama gazeteye çıkmayı başarabilmişler. Zaten gazeteye çıkmayı başarabilen kaç tane güzel şey var ki? Hürriyet'in arka sayfa güzelini tenzih ederim. Tespit ederim. Ama tespih edemem. Teşbih edebilir miyim bilmiyorum. Sanmıyorum. Edebilsem iyi olurdu ama. Neyse beni dinlediğiniz (aslında okuduğunuz için demek istiyorum burada) teşekkür ederim.Hiçbişey edemezsin!

31 Temmuz 2009

Cenk


...Cenk odasında yüksek sesle müzik dinliyor. Dinlediği müziğe ellerindeki hayali bagetlerle havaya vurarak eşlik ediyor. Usta bir bateristin bile bu hareketlerle anlamlı bir ses çıkarma şansı yok. Cenk'in performansına bakılırsa, havada sürekli yer değiştiren onlarca bateri olmalı...

Çık artık bre kitap!

26 Temmuz 2009

Egenin Serin Suları

3 günlük "Ege'nin Serin Suları" adını verdiğim tatilcik çoktan sona erdi, ben döndüm kursa devam ettim, kah klimadan kah sıkıntıdan öldüğüm dersler oldu ama bir hafta daha bitti.
Bu yazıcıkta sizlere biraz tatilden bahsedeceğim. Kamil Koç'un garajlarında Eren isimli psikolojisi bozuk asker arkadaş tarafından esir alınmamla başladı tatil. Banklarda oturup otobüsümün gelmesini bekliyordum ki yanımdaki adam (Eren) kendi kendine konuşmaya gülmeye filan başladı. Gayri ihtiyari yüzüne baktım (bu psikolojik deli nasıl bir surata sahip diye merak ettim sanırım) anında öldürücü darbeyi vurdu. "Merhaba" dedi. "Sıçtık" dedim (içimden). "Merhaba" dedim (dışımdan). "Yolculuk nereye?" diye devam etti. Böyle standartlara uygun bir şekilde başlayan sohbet nasıl oldu da bir anda benim Altınoluk'a onun otobüsüyle gitmemi teklif etmesi noktasına geldi bilmiyorum. Nasıl geldi bilmiyorum ama tam da o noktada (çok şükür ki) otobüsüm geldi.Terli elini uzattı, lanet olası medeniliğin gerektirdiği şekilde ben de uzattım ve el sıkıştık. O sırada telefon numaramı istedi "görüşürüz belki" dedi. "Gerek yok" dedim ama neye gerek olmadığı konusunun ucunu açık bıraktım. Kendisine benim hayatımda hiç gerek olmadığını anlar belki diye..

8 saatlik Altınoluk yolculuğundan sonra Nırlamla kavuştuk. Tatilcik sadece 2,5 gün olduğundan herşeyi çabuk çabuk yapmaya çalıştık. Bir günü de Assos'a ayırdık. Assos tarihi bir mekan. Her yer taş evlerden ve tabii taş otellerden oluşuyor. Hatta bir de tarihi taş iskele var. Ciddi anlamda her şey taştan yani. Tarihi nekropolün bulunduğu tepeye çıkarkenki yolda sağlı sollu kurulmuş tezgahlarda teyzeler amcalar taptaze dağ kekiği ve kendi yaptıkları 0.5 dizenlik zeytinyağlarını satıyorlar.
Assos'un denizi muazzam güzellikte. Tertemiz ve çok berrak. Üstelik serinliği mükemmel, tam kıvamında. Taş oteller önlerine birer iskele kurmuşlar,tatilciler de iskelelerin üzerlerindeki minderlere kurulmuş sessiz sakin güneşleniyorlar..
Biz de Nurla'yla aralarında yerlerimizi aldık. Biralarımızı yudumlayıp zevkten ölerek denize girip güneşlendik. Tabii bu arada meşhur Assos dondurmasından yemeyi de ihmal etmedik. İnce bir waffle tabakasını soğutup sertleştirip içine sarelle sürüp üstüne de dondurma koyuluyor ve üstü yine bir waffle tabakasıyla daha kapatılıyor. -Daha rahat tasavvur edebilin diye fotoğraf ekliyorum hemen buraya- Yemesi biraz meşakkatli ama değer! Saatler ilerledikçe sabahki heyecanımız yerini sıkkınlığa, bıkkınlığa, "Assos da güzel ama sıkıcı beee"lere, "Yok yok buraya böle kalabalık arkadaş grubunla gelicen başka türlü olmaz"lara bıraktı. Ama yine de güzel bir gezi oldu..

Tatilcik bitip de İstanbul'a dönerken beni 11 saatlik bir yolculuğun beklediğinden habersiz bindim otobüse. Saatler ilerleyip de ben hala İstanbul il sınırı tabelasını dahi göremedikçe adeta bir sinir harbi yaşadım kendi içimde. Ve ne olursa olsun pazar akşamı İstanbul'a giriş yapmaya çalışmamam gerektiğini öğrendim. (Benim için gerçekten çok öğretici bir gezi oldu!). Ve yine -zor da olsa- yapış yapış İstanbul'a geri döndüm.. Bu Milliyet tatil ekinden fırlamışa benzeyen yazıyı da burada noktalıyor ve yazma sürecim boyunca flash oyunlardan uzak kalan sevgilim Serhat Arslan'a özel teşekkürlerimi sunuyorum..

13 Temmuz 2009

Kendimi Durduracak Değilim!

Daha önce bir kitabın piyasaya çıkacağı günü bu kadar hevesle beklediğimi bilmem. Hep eski kült kitapları okuyup arayı kapatma derdinde olmuşumdur. Bikaç yazarın yeni kitapları algıda seçiciliğime tabii girmekte ama onların dahi kitaplarını çıkar çıkmaz alıp okuyamam. Ama bu sefer çok heyecanlıyım, hatta belki Budacı'dan bile heyecanlıyımdır :) Çünkü kuvvetle muhtemel başucu kitabım olucak kitap piyasaya çıkmak üzre: Kendimi Durduracak Değilim!

Şöyle bir kuple sunayım size, beni daha iyi anlayabilmeniz için-

"Akşam makarna yaparız" dedi."Tamam" dedim."O sostan da yapar mısın?" dedi."Yaparım" dedim.Yanağımdan öptü.Sevgililiğimiz, makarna yapmanın bile ayinsel bir neşeye dönüştüğü evredeydi.Çok iyi sos yapan modern bir erkek olarak gururla elimi omzuna attım.Telefonum çaldı.Arayan bir arkadaşımdı."Akşam çıkıyoruz" diyerek,normalde derhal koşarak yanlarına varacağım kadroyu saydı.Kolumun altında makarna yemek için sabırsızlanan bir kadın olduğu için bir an duraksadım."Duruma bir bakayım da,seni ararım" deyip telefonu kapattım.Arkadaşıma "durum" demiştim ve şimdi ona bakacaktım.Baktım.Durum da benim yüzüme baktı ve "Kim o?" diye sordu."Arkadaşlar toplanıyormuş da..." dedim.Sesimde "Amaaan bana ne" diyen bir hava vardı.Oysa içimde eski dostların vaat ettiği,kahkahalarla sulanmış topraklara doğru koşma isteği devasa boyutlardaydı.Makarnaysa bir anda ima ettiği aşkın çok uzağında basit bir hamur işine dönüşmüştü.Durum,o an için dünyanın en zor sorularından birini sordu:"Gidecek misin?"Bunun gerçek bir soru olmadığını biliyordum.Cevabın "Yok canım,ne işim var" tonunda ve makarna ayinini zirvedeki yerine iade eden kalitede olması gerekiyordu.Yapamadım.O an aşkı beceremedim ve "Aslında çok oldu çocuklarla buluşmayalı.." dedim.(Arkadaşlarıma çocuklar diyerek hala buluşmayı küçümsemek için debeleniyordum)Bir suskunluk oldu.Sonra Durum,"Gidecek misin?" derken takındığı sevimli yüz ifadesini,sıkıntılı ve hafif kızgın bir mimikle değiştirerek "Sen bilirsin,istiyorsan git!"dedi.Bu cümledeki kelimelerin direkt anlamına kapılıp arkadaşlarına koşan bir saf olmayı çok isterdim.Ama durum öyle değildi.."

Bu her hafta Uykusuzdaki köşesinde yazdığı yazılardan birinin küçük bir kısmıydı sevgili takipçiler. Ben çok çok başarılı buluyorum. Size de esefle tavsiye ediyorum. Hepinizi öpüyorum..

Bu arada ben 3 günlüğüne Altınoluğa kaçıyorum Nırlanın yanına. Ararsanız ordayım yani!Haydi.Bay.
Ola amigos!
Ailenizin blogçusu geri döndü!!
Ama şimdi çok yorgun, ısınık, terli, yapış yapış..
Şimdi yazmicak o yüzden ama yazar yani bekleyin..
1960’lı yıllarda M.C. Escher çok popülerdi; Rolling Stones da... Mick Jagger, bir sonraki albümlerinin kapağını tasarlaması için Escher’e mektup yazdı. Fakat sorun mektuba “Sevgili Maurits...” diye başlamasıydı. İsmiyle hitaptan ve bu tür saygısızlıklardan hiç hoşlanmayan yaşlı Escher cevap yazdı:

“Bana Maurits demeyin.”

-Şeklini yediğimiiin!-

03 Temmuz 2009

Mola

Önümüzdeki bir hafta Samsun'da olacağım sevgili sayısı milyonları bulan takipçilerim!
Denize filan girerim, pide yerim bolbol, arkadaşlarla buluşur gezerim filan çiftlikte, evimizin serin balkonunda oturup çekirdek yerim bulmaca çözerken.. Böyle şeyler yaparım yani, merak etmeyin beni.
Öpüldünüz!

Ben Samsundayken siz de Samson'u dinleyin!
Regina Spektor - Samson

01 Temmuz 2009

Stres atma yöntemleri vol.1: İhtiyaç fazlası parayı çatıdan atmak

Mersin’de bir binanın çatısından havaya 5 ve 10 liralık banknotlar saçtıktan sonra ortadan kaybolan kişinin, 30 yaşındaki çiftçi Mevci Ergün olduğu ve borcundan kurtulmanın sevinciyle stres atmak için 3 bin 500 lirayı saçtığı belirlendi.
Karyağdı Mahallesi’nde yaşayan ve 1.5 yıl önce boşanan bir çocuk babası Mevci Ergün, 5 bin liralık borcunu ödeyebilmek için 29 bin liraya bahçesini sattığını, borcunu ödemenin mutluluğu ile çatıya çıktığını ve stres atmak için de binanın tepesinden toplam 3 bin 500 lira değerinde banknotları havaya savurduğunu söyledi. Merkez Mahallesi İshak Efendi Sokak’ta Esnaf ve Kefalet Kooperatifi’nin bulunduğu apartmanın çatısına çıkıp, 3 bin 500 lirayı havaya saçan Ergün, “En güzel şey ihtiyacın dışındaki fazla parayı dağdan, bina tepesinden atıvermek. Havaya attığın parayı gökyüzünde yıldızlar gibi uçuşunu izlemek zevklerin en güzeli. Ben bu mutluluğu yaşadım, bunu yaşamayan bilemez. Herkese tavsiye ediyorum. Bazı şeyler vardır yaşanmadan anlatılmaz. Tüm insanlara da buradan sesleniyorum; ihtiyaç fazlası paranızı atın. Mutluluğun tadını böylece aldım” dedi.

Ergün, 5 bin liralık borcunu ödedikten sonra içinde büyük bir sevinç duygusu ve heyecan yaşadığını vurgulayarak şöyle konuştu:
“Sevincimi insanlarla paylaşıp borçtan kurtulma stresini üzerimden atmak için kendimi bir binanın tepesinde buldum. Poşetin içindeki paraları havaya savurdum. Yaklaşık 3 bin 500 lira civarındaki parayı havaya atıp onların uçuşlarını izledikten sonra oradan gittim. Kendimi çok rahatlamış hissettim. Ben apartmandan ayrıldıktan sonra attığım paraları vatandaşlar toplamış, polise vermiş. Attığım paradan 825 lirayı geri teslim ettiler. Hiç pişman değilim. Fazla param olsun yine atarım. Ben paraları borcumu ödediğim ve sevinç yaşadığım için attım. Hayatta yapmak istediğim şeylerin başında geliyordu. Elime fırsat geçti, ben de yaptım. Ben bunu sosyal bir aktivite gibi, stres atmak için yaptım.Herkese de tavsiye ederim."

Kusura bakma canım biz senin kadar manyak değiliz!

29 Haziran 2009

28 Haziran 2009

Amnesty international

Uluslararası Af Örgütü'nün reklam afişleri her daim muhteşem oluyo, hep de karşıma çıkıyodu internette dolanırken, ben de çok beğendiğim bikaç tanesini sizlerle paylaşayım istedim şekerler:



27 Haziran 2009

KPSS 2009

Lisans eğitimimin başından itibaren teyzelerin amcaların "Kpss ye de giriyo dimi sizin bölüm?", "Kpss ye de gircenmi?", "Kpss de varmış bak ona da gir!" gibi tavsiyeleriyle hayatıma giren KPSS'yi bugün itibariyle tecrübe etmiş bulunmaktayım. Tabiiki hiç çalışmadan girdim ve tabiiki patladım! Sorular bariz zordu. Bazı sorularda şok geçirdim hatta.(özellikle matematikteki çarpanlara ayırma ve obeb-okek sorularında- konuların isimlerini hatırlıyorum evet ama sadece isimlerini hatırlıyorum!)
Bir soruda RESMEN Türkiyenin dünyadaki ithalat ihracat sıralamasında kaçıncı olduğunu sormuş ki sanırım o soruyu doğru yapanların evlerine madalya filan göndericekler! Zaten fazla kişi yapamayacağı için pek masraflı bişiy de olmaz yani..
Yine bir başka soru da borçlar hukukunun temel ilkesi sorulmuştu ki o soru da her dönem mutlaka bir tane seçmeli hukuk dersi almama rağmen nasıl olup da borçları atlamamı sorgulamama neden oldu ay çok fazla uzun cümle kurdum..
Son soru Nisan G20 zirvesinin nerde toplandığıydı,Londra diye bişey kalmış aklımda tam işaretlicekken yok ya 2012 olimpiyatlarıydı o Londra'da olan deyip işaretlemedim. Sonra eve gelip baktım ki ikisi de Londra'daymış! Fazla bilginin kurbanı oldum iyi mi! (hayatımda ilk defa sanırım)Sakın kimse çıkıp fazla bilgi diye bişey yoktur demesin.Ağzını gırarım!

Fuck you London!

26 Haziran 2009

Enivicivokke

Biloooog,
Maykıl Ceksın ölmeeeş!
Yani tamam bir efsane gitti yok oldu filan ama şimdi her yerde şarkıları çalıcak, böle best ofları çıkıcak ortalığa, caddelerde filan her yerden maykıl ceksın şarkıları gelicek kulaklarımıza böle pis pis 80s 90s. Pek iyi olmadı ya. Neyse, umalım da sadece enivicivokke çalsın herkes!


Sana da baybay maykıl!

25 Haziran 2009

Gıbrıs

Yeter artık yeteeeeeer!
Kıbrıs sorunu, Cyprus issue, Cyprus problem bunların hiçbirini duymak istemiyorum. Her derste ayrı ayrı Kıbrıs görmekten bıktım usandım tiskindim! Bi git ya kıbrıs sorunu, git bi yaaa! Of!
Ayrıca orta doğu, balkanlar, avrupa ve amerika da ölsün!
Afrikaya da kafam girsin!
Aaa ama aids olabirim dimi!
Ayrıca İngiltere Fransa filan gelip kafamı sömürebilir!
Yok olmaz, girmesin tamam.
Egedeki rocky islands sorunu eksikti bi. Çünkü 3tane kayadan oluşan adanın sahibi olunca dünyaya hakim olabilme ihtimali var çünkü hıı hıı!

24 Haziran 2009

Cardiganlar

Bilogcuğm,
bugün senle buaralar pek bi dinleyesimin geldiği bir şarkıyı paylaşiciim.Al.

Cardigans - For What İt's Worth

22 Haziran 2009

Mezunella

İşte karşınızdaaaaaa
Mezunella ve ailesi:

18 Haziran 2009

Daha kısa cümleler, daha başarılı öğrenciler

Yine bir sınav dönemi ve yeni bir teoriyle karşınızdayım arkadaşlar. Yine en gerizekalı insanın bile düşünmeden söyleyebileceği cümleleri bir paragraf kadar uzatarak sanki dünyanın en sayntifik işini yapmış gibi davranan teoristler beni çileden çıkardı. Bu seferki teorim daha da net: Cümlelere kelime sınırlaması gelsin!!
Yani dünyanın hiçbir yerinde hiçbir öğrenci şöyle bir cümleyi okuyup anlamak zorunda kalmasın: "As noted by many European and Middle Eastern scholars who have written on engineers’ and physicians’ unschooled entry into fundamentalist waters in the Arab world, in most cases when these two professional groups set foot in politics, diversity is unrecognized, parochialism is applauded, and there is only one answer to every question and one solution to every problem." (Hatta bu yine iyi, en azından noktalama işareti var, bazılarında o da olmuyo ki onlar iyice ölüm!)
Şimdi bu sevgili yazarımız bu cümleyi ikiye bölse ne kaybeder? Hiçbir şey. Üstelik bir ülkenin öğrencilerinin daha bilgili daha kültürlü ve daha mutlu yetişmelerine sebep olur. Yani gördüğünüz gibi bu teorim de ne kadar basit görünse de yine çok ulvi bir amaca hizmet etmektedir: Ülkenin eğitim seviyesinin yükselmesi!
Evet, bu sefer ki teorimin kesinlikle bilimsel çevrelerce benimseneceğine inanıyorum. Ve gelecekte sevgili cefakar öğrenciler bana minnettar olacak. Hatta hotmailde gizli sorularını "En sevdiğiniz tarihi kişilik?" yapacak ve cevabına da adımı büyük harflerle yazacaklar!

16 Haziran 2009

Astonished


Sağır bir çocuğun işitme cihazıyla kendi sesini ilk kez duyduğu anın fotoğrafı. imiş.

15 Haziran 2009

Finaller başliyeee!


Finaller geldi çattı. Yine post-positivism, critical international theory, terrorism derken yukardaki resimdeki pozisyonda bulcam kendimi! Bitaraftan mezuniyet de yaklaşıyo (hatta bugün cüppe ve kepimim bile aldım:) beterin beteri var mıdır acaba gerçekten, sınav zamanlarını bile aricak mıyım merak etmiyo değilim!

10 Haziran 2009

Awkward Family Photos

Uzun zamandır yazamadım sevgili sevgililerim. Malumunuz Serfat geldi taa uzaklardan, 24 saati de onunla geçirme isteği beni yazmaktan alıkoydu. Ama artık sizi ihmal etmicem söz veriyorum! Zaten haftaya finallerim başlıyo, muhtemelen bişeylere (herhangi) gereğinden çok sinirlenicem gelip gelip size anlatıcam :)
Neyse bugünlük burda bitirip sizlerle ilginç ve komik bir siteyi paylaşmak istiyorum: Awkward Family Photos
Bir de örnek resim koyayım hemen, buyrun..

28 Mayıs 2009

You are the greatest Allahım

Blogumda görüntü kirliliği istemediğim için link vermekle yetiniyorum:
Tıklayalım litfen!

16 Mayıs 2009

11 Mayıs 2009

Ales Show

Bildiğiniz üzere dün İlkbahar dönemi Ales sınavı yapıldı, ben de sabahın köründe kalkıp gitmek suretiyle katıldım. Yıllardır politika siyaset tarih soruları cevaplamaktan, Sovyetlerin dağılmasından, Realizmden, Idealizmden, International Political Economyden, 1. ve 2. Dünya Savaşlarından gına gelmiş bana. Alesteki soruları okurken o kadar eğlendim ki anlatamam..
Gerçi sorular da sağolsun kim hazırlamışsa ilgi çekmicek gibi değildi..
Yarım beyinli balıklar, sebzelerden çalgı yapıp konser veren ve konser sonunda da o sebzelerden çorba yapıp seyircilere dağıtan Viyana Sebze Orkestrası, "eğlenceli olacağını düşünerek" Çorplama diye bir işlem bulan çocuk, Burak ve Fıratın erkek olması..
Ben çok eğlendim soruları okurken, bikaç örnek yazayım da siz de eğlenin:

Bir öğrenci, çarpma ve toplama işlemlerinden esinlenerek
eğlenceli olacağını düşündüğü çorplama
işlemi tanımlıyor. Bu işleme göre, sayılar önce alt alta
yazılıyor, daha sonra sayıların birler basamağındaki
rakamlarından başlanarak çarpma işlemi yapılıyor ve
sonra onlar basamağındaki rakamlarla yapılan
çarpma işleminin sonucuna ilk çarpımdan gelen elde
eklenerek işlemin altına yazılıyor.

deyip rakamlar vermiş,
soruda da sanki çok normal bişeymiş gibi Yukarıdaki çorplama işleminin sonucu kaçtır filan demiş. Acayip güldüm bu soruya sınavdayken :)

Sözel bölümden birkaç paragraf örneği:
(Gülmeniz gereken yerleri kırmızıyla işaretledim size kolaylık olsun diye:)

Denizde toplu hâlde yaşayan Golyan balıkları üzerinde
bilim insanları bir deney yaptılar. Balıklardan
birinin beynini açarak sürüde birlikte hareket etmeyi
kontrol ettiğini düşündükleri bölümünü etkisiz hâle
getirdiler. Daha sonra bu balığı türdeşlerinin arasına
bıraktılar. Bu balığın, sürüyü bırakarak ayrı gezmeye
başladığı görüldü. “Yarım beyinli” balık böyle olunca,
öteki balıklar da onun peşinden gitmeye başladılar.
Böylece “yarım beyinli” balık, “tam beyinli” balıkları
peşinden sürükledi.

Birçok simyacının amacı sıradan metallerden altın
elde etmekti. Bunun için sıra dışı deneyler yapmaktan
çekinmediler. Örneğin Henning Brand, aslan idrarıyla
yüzlerce deney yapmıştı. Ona göre bu soylu hayvanın
idrarında altın bulunmalıydı! Aylar süren çabasının
sonunda kuşkusuz altın elde edemedi ama parlayan
bir madde buldu. Ona, Yunanca “ışık taşıyan”
anlamına gelen “fosfor” adını verdi.

Aslı, Burak, Ceyda, Defne, Esin ve Fırat bir kitabevinden
romanlar, öykü kitapları, şiir kitapları, yemek
kitabı ve dergiler satın almışlardır. Burak ve Fırat erkek,
ötekiler kadındır!!

A a
Ciddi olamazsın ÖSYM!

10 Mayıs 2009

Kardeşini Seç

Bakınız arkadaşlar
böyle bir oluşum var: Kardeşini Seç
Tıklayaraktan kendinize bir kardeş seçebilirsiniz, ona yardımda bulunabilirsiniz, ki burada paradan bahsetmiyorum zaten okursanız göreceksiniz sitede de para değil daha farklı şeyler göndermenizi salık veriyolar..
Ben bikaç ay önce seçtim kardeşimi; Van'dan Perçem :)
hatta ilk mektuplarımızı gönderdik karşılıklı,
abla kardeş olduk bile..

09 Mayıs 2009

Into the Wild

Blogcu gençlik size şahane bi filmin şahane wallpaperını sunuyorum, bu kıyağımı da unutmayın hadi..

Bu da bonus track..
Eddie Vedder - Society


Oh, it's a mystery to me
We have a greed with which we have agreed
And you think you have to want more than you need
Until you have it all you won't be free

Society, you're a crazy breed
Hope you're not lonely without me...

When you want more than you have
You think you need...
And when you think more than you want
Your thoughts begin to bleed
I think I need to find a bigger place
Because when you have more than you think
You need more space

Society, you're a crazy breed
Hope you're not lonely without me...
Society, crazy indeed
Hope you're not lonely without me...

There's those thinking, more-or-less, less is more
But if less is more, how you keeping score?
Means for every point you make, your level drops
Kinda like you're starting from the top
You can't do that...

Society, you're a crazy breed
Hope you're not lonely without me...
Society, crazy indeed
Hope you're not lonely without me...

Society, have mercy on me
Hope you're not angry if I disagree...
Society, crazy indeed
Hope you're not lonely without me...

08 Mayıs 2009

A day in the life of Elüf

Dün uzun zamandan sonra iddaalı bir yaşlı esir alması durumu yaşadım. Genelde Samsuna giderkenki otobüs yolculuklarımda yanıma yaşlı teyzeler filan düşünce başıma gelirdi ama bu seferki 82 yaşında bir amcaydı ve cidden esir alma oscarlarına oynayabilecek kadar başarılıydı..

Hikayeyi baştan anlatayım, dün iş bankasına gittim, extrelerim eve her ay bir zarfta ve üstelik de içinde asla kullanmayacağım milyon tane indirim haberini içeren kağıtlarla dolu olarak gelmesin, ağaçlar ormanlar ölmesin şeker de yiyebilsinler dedim. E-extre gelsin artık mailime dedim fakat İşbankasının Sinan beyi benden bunun için ikametgah istedi!! "Ama niye kiii?" diyerek olayı kendimce sorguladım o anda, Sinan Bey de cevaben banka prosedürlerinden filan bahsetti. Peki dedim tamam gideyim muhtara alıp getireyim size.

Gittim muhtar Çiğdem ablanın yanına, kadın bi baktı ki benim ikametgah kayıp, yok kayıtlarda Elif Ekinci diye biri!! Samsunu aradım Kazancıda görünüyorum, Çiğdeme soruyorum yok! Aynen nüfus müdürlüğüne koştum, kayıtlı olduğuma dair gerekli kayıtları ve kağıtları aldım Çiğdemciğme getirdim, o da beni kayıt etti. Sonra ikametgahımı alıp doğruca İşbankasına gittim evet artık ağaçlar ölmeyebilir dedim ama bunu yaparken dikkat ettiyseniz bir kamyon kağıt döndü bürokratik çarkta..

Neyse asıl olayıma döneyim, tüm bu koşuşturmadan sonra Kabataş iskelesinin önünde bir bankta oturdum Çağlayı bekliyorum bir taraftan da kitap okuyorum (malumunuz entelektüel olmak kolay değil), bir amca sinsi sinsi yaklaştı bastonuyla yanıma oturdu. O anda o kritik eşiği aştım ve kafamı kaldırıp yüzüne bakıp gülümsedim. İşte o andan başlayarak tam yarım saat sürecek olan Ali Cömertoğlu monoloğunun içersindeydim.

Ali beyamca 82 yaşında olup emekli bir deniz subayıymış, aslen Trabzonlu imiş fakat Giresunda doğup büyümüş. Annesi vefat edince üvey annesiyle kalırken tam 3 yıl para biriktirmiş ve 250bin lirası olduğu gün İstanbula kaçmış. Burada yengemizle nişanlanmış. Nişanlıyken yengeyi bir kere yanağından öptü diye hatun bunla 1 ay konuşmamış! Yenge de göçmenmiş bu arada, işte gavur kanı varmış ne de olsa!! falan filan..Bir de yanında çantası var, sürekli anlatıyo, anatırken bir taraftan da o çantadan o an anlattığı olaya ilişkin eski fotoğrafları çıkarıp gösteriyo!! Belgelerle konuşuyor adam!

Konuşmanın bir yerinde (sanırım evlendiklerinde karısının 17 yaşında olduğundan bahsederken) "Ben 17 yaşında kızım olsa Allaha bile vermem" dedi ki o andan sonrasını gülmekten duyamadım!!

Daha sonra bir ara nereli olduğumu sordu, Samsunluyum dedim ki bu benim buraya kadarki süreç içinde ağzımdan çıkan tek kelime idi! "İyi iyi" dedi "Ne demişler Karadenizden kız al, Karadenize kız verme!" Senin şimdi arkadaşın da vardır o nereli söyle bakıym dedi, "Ordulu dedim". "I ıh yaramaz, bas Orduluya tekmeyi" dedi -(Serfat kendini dünya vatandaşı olarak tanımlıyosun biliyorum ama o an bunu o amcaya gerçekten anlatamazdım!)

Böyle işte sevgili izleklerim, zararsızca ne okuduğumu sorarak başlamıştı diyalog (Elif Şafak'ın Araf'ını okuyordum hani şu kapağının üzerinde çikolata resimleri olan "Hatta Ali amca da "Ne okuyosun yemek kitabı mı?" dedi ahahahah) ama uzadıkça uzayıp "Orduluya bas tekmeyi"ye kadar geldi. Ah amca ne tekmesi ne basması şunun şurasında 1 week 1 day kalmış, ona tekmeyi basim de seni mi aliym dicektim de, yanımda kalp krizi filan geçirir diye korkup demedim..

"Ve biterken; Jefferson Airplane - Leaving on a jetplane çalıyordu" gibi de bi kalıp vardı. Penguende biri yazardı sanki. Tam hatırlayamadım ama şimdi. Hatırlayan varsa geri beslesin gençler..

04 Mayıs 2009

This is your captain speaking!

Elifella'nın ekşideki "Takip edilesi bloglar" başlığında boy göstermesiyle blogum ziyaretçi akınına uğradı! 135 online'ı gördüğüm anda çıldırıyodum az daha.Bi blogu bir günde 350 kişi ziyaret eder mi argadaşım,naptınız siz! Hiç mi düşünmüyosunuz sahibesinin akıl sağlığını? Yok izleyers olmalar, yorumlar yapmalar filan..Te allaamm..

Yok lan yok şaka, izleyin, afferim, aynen devam!

01 Mayıs 2009

Disk Amcası

*1 Mayısta Kazancı yokuşundan Taksime çıkmak istemek ama her tarafın barikatlarla kapatılmış olması
*Barikatların önünde bekleşirken birden polislerin barikatları kaldırması ve bizim elimizi kolumuzu sallaya sallaya taksime tırmanmamız
*Bizi gören Süleyman Çelebinin otobüsün üzerinden "Bakın arkadaşlarımız barikatları aşıp geliyooor" diye bağırması ve bizim için "marjinal olmayan" kalabalıktan alkış istemesi-bizim birbirimize "gülsek mi lan" gibilerinden bakışlarımız
*Bunu duyan Disk amcalarından birinin (muhtemelen prototip kafanızda canlandı) duygulanıp ağlaması-akabinde ve detayında bizim de gözlerimizin dolması
*Sonrasında 1 mayıs marşlarının ve sloganlarının icra edilmesi
*Ve uslu uslu eve dönüş
Bunlar herzaman olan şeyler değil..

Timur Selçuk - 1 Mayıs

28 Nisan 2009

Samsın Seyahatnamesi

Hafta sonu güzel memleketimiz samsundaydım sevgili takipçilerim.envai çeşit yemek yedim ve tahmin edersiniz ki pideler de gırlaydı..
Pide yemek haricinde uzun zamandır yapmadığım bir diğer aktivite de arabaya binmek hatta ön koltuğa oturmakmış,bunu fark ettim.İETTden sonra nası rahat geldi o araba,o koltuk.. Bi de araba çok ilginç bişey olm,rafet el roman ve yusuf something düetini bile dinletiyo insana..Tam da bu noktada "ıyy hiç sevmem" derken bir kez daha düşünmek gerektiğini anladım ve kıraç hakkındaki düşüncelirimde fazla fevri olmamaya karar verdim.
Furthermore,anadoluda ne çok reno varmış arkadaş!Eski eski renolar cirit atıyo ortalıkta. 20 yıl geriden geliyo sanki oralar, öle bi hava var ortamda.Garip!

27 Nisan 2009

The Simplest Choice Theory

Birtakım şeylere çok sinirliydim fakat sınav muhalefeti nedeniyle sizlere aktaramamıştım,şimdi müsadenizle içimi dökeyim.

Önbilgi:Siyaset Biliminde rational choice yani akılcı seçim diye bir teori var.Bunu ortaya atan adamımız diyo ki insan karşılaştığı herhangi bir durumda önce alternatiflerinin bir dökümünü yapar,sonra en akılcı geleni seçip hedefe varmaya çalışır.[Hadi yaa!]Tabi o amca biraz daha alengirli ve ingilizce anlatıyor.Goal selection falan diyo mesela,bişey sölüyomuş gibi oluyo o zaman.Halbuki her aklıselimin marketten domat(umut sarıkayacığıma selam olsun) alırken bile gerçekleştirdiği bişey bu,teori filan değil ki!

Bu yılki Theories of IR dersi beni bi konuda düşünmeye sevketti.Bissürü -çok afedersiniz-skindirik herif götlerinden uydurdukları teorileri yine götlerinden uydurdukları elementlerle desteklerken arada olan bize oluyordu.Ben de bu durum karşısında hassasiyetimi gösterdim ve kendi teorimi ürettim: The Simplest Choice Theory!
Teorimiz çok basit.Şuna dayanıyor:Bir insanın önünde birden fazla seçenek varsa,her zaman en kolay olanını seçer.
Şimdi tipik bir uls.ilş öğrencisi olalım ve bunu örneklendirelim:
Düşünün ki siz bir öğrencisiniz ve önünüzde hocanın soracağı 3 adet soru var ve sizden 2sini cevaplamanızı isteyecek.Bu durumda siz en basit olan 2 sini seçersiniz.Evet teorim bu!
Şimdi yine bir uls.ilş öğrencisi olarak ne düşündük teori olur da eleştiri olmaz mı diğmi?Merak etmeyin eleştiriyi de ben yazdım!
Eleştiri de diyo ki; ya hoca sizin böyle bir yol izleyeceğinizi tahmin edip kolay olan 2 soruyu bir gruba koyup sadece 2sinden birini seçtirirse.Öte yandan tabi ki bu eleştiriyi de eleştirenler var!!Neden?Çünkü kıstı!! Diyolarki hoca hocadır onun için kolay zor yoktur hepsini yalayıp yutmuştur, o yüzden bu tip bir soru ayrımına gidemez..

Zihnim bunlarla meşgulken birden kemal karanın lise tarih kitaplarını anımsadım.Ne güzel teorisiz eleştirisiz mis gibi pasajlar.Almanlar yenildi diye biz de yenildik sayılmalar filan.Mercidabık savaşı misal.En kompleks kısım Fetret devriydi onda da Genç Osman tahta çıkıp kapatıyodu konuyu,ne güzeldi lan..

Parantez içinde; resim de ekşibişından arak haa.

25 Nisan 2009

21 Nisan 2009

The Beautiful Occupation

Öğrenim hayatımın umuyorum ki son vizesi olacak olan current issues dersi için İsrail-Filistin sorununu çalışırken şu haritaya rastladım internette. Makalelerden okuyunca da sinirin bi tepene çıkıyo zaten de şu haritayı görünce artık bu kadar da gebeşlik olmaz dedirtiyo..
Paylaşmak istedim..

20 Nisan 2009

Geriye gül!

Sınavlarım var ama blogumu da ihmal etmiyorum sayın seyirciler.Bakın Serhatın gelişi için geri sayım sayacı koydum.Süper lan,ehe :)
Bakıp bakıp heycanlanıcam..
It's the final countdown dırınıınııım dırınııınım

13 Nisan 2009

Tercih

Beklenen bahar sonunda geldi.Havaların gevşemesiyle arka apartmandaki ortayaşlı çift yine bütün gününü balkonda geçirmeye başladı. Ne var o balkonda anlamıyorum, gördüğü manzara da bizim yaşlı apartmanın pörsümüş arka cephesi yani.Ne iş yaparlar ne ederler çok merak ediyorum,memur tipliler sanki. Belki Levent abi gibi onlarla da giderayak tanışırız.Levent abi naapıyo acaba Köyceğizde. Yerine taşınan Borayı hiç görmedim sevmem de zaten!!(bu kısmısı biraz inside joke)

Bi de şu sınavları atlattıkmıydı sevgilinin gelişi cidden yaklaşmış olcak.Gerçi kesin tarihi öğrendikten sonra sanki daha bi geçmiyo günler.Sayılı gün çabuk geçer deyişinin de nasıl koca bir yalan olduğu böyle acı bir tecrübeyle açıklık kazanmış oldu ama olsun kesinlik iyidir gene de.Muğlaklığa yeğdir her daim."Yeğdir" kelimesi de "neden sonra" ile birlikte Gülten Dayıoğlunun dağarcığıma kazandırdığı bir diğer kelimedir.Ama sever miyim,hiç sevmem. (kullanmam da zaten!)Tercih etmeyi tercih ederim her zaman!Gerçi tercih de şimdi bi acayip geldi fazla söyleyince içimden.Tercih ne yaa..

11 Nisan 2009

03 Nisan 2009

Nemo Kafası


Seratla alelade bir msn müebbedimiz -söz sanatlarında iyiyim evet-
seratti haftasonu meyami gezisindedir,geziden sonra annesiyle ve sevgilisiyle msnden eşzamanlı gonuşmaktadır fekat o da ne, pilav yaparken şehriyelerin kızarmasını dahi bekleyemeyecek kadar sabırsız olan elif kişisinin iletilerine geç cevap gelmektedir ve olaylar gelişir:

e: naber canciş napıyon,okul nasıldı,makinan geldimi,geç kaldın haa uykum çok geldi bla bla bla
e: ya bişe diyoz şurda gadaşııım,civap versene
s: annem geldi msne onla gonuşuyom bitaraftan beoo
e: ne diyo annen?
s: napıyon,nası geçti gezi falan
e: ne gezisi,gitmedim ben geziye meziye
e: haee annen sana soruyo dimiii,ya tamam dalga geçme sakın.şapşiyim biraz kısıra bakmıcan artık.
e: ya neden şapşalııım,tüh
s: naber la nemocan,hahahaha,yerim yeer,balık aşkııım
s: sarılıx
e: sarılıx
-mutluson-

01 Nisan 2009

Sen Peyotesin Büyük Düşün

İspanya-Türkiye maçından sonra "bugün cumartesı, ortamlara akmalı her türk kızısı" dedik -yok tabi böyle bi kalıp ben uydurdum şu an- Sonra efendim Peyote'nin sadık müşterilerinden olduğuumuzdan kelli hemen koşa koşa oraya gittik. Öyle minimal minimal takılırken biz, saatler ileri alındı mı sana! Bi de yarın seçim var içki yasağı var şuan kapatıyoz dedikoduları yayılmasın mı, daha fazla dayanamadık tası tarağı toplayıp çıktık. Ama bu kargaşada ben siz sevgili okurlarımın büyük merakını gidermek uğruna peyote tabelasına tırnağımla şöyle bir vurdum, ay bi de bakıym ne görüym sevgili izleyers tabela plastikten ayol! Ben cam mı acaba porselen mi nedir derken, bildiğimiz plastik çıktı alet! Şaşırdık biz de ailecek, aslında o zaman daha büyük bi olay gibi gelmişti, neyse aman zaten tanıdık insanlar için saçmalıyoruz burda diğmi diğmi? Hatta şu sağ tarafta izleyers kutucuğunda adı olan kişilerin dahi siteyi takip ettiğini düşünmüyorum, neyse bilin yani bunları,yeri gelir lazım olur bi muhabbet olur bişiy olur "hee o mu amaan onun da tabelası plastik,hmh!" falan dersiniz.